Sonunda ak olan 6 harfli 269 kelime var. AK ile biten kelimeler listesini inceleyerek aradığınız kelimeleri bulabilirsiniz. Türkçe araştırmalarınızda, scrabble oyununda bu kelimeleri kullanabilirsiniz. Ayrıca içinde ak olan kelimeler listesine ya da başında ak olan kelimeler listesine göz atmak isteyebilirsiniz. Ayrıca şunu da deneyebilirsiniz, işlerinizi kolaylaştıracak bir kelime bulucu: Kelime bulma makinesi
Harf Sayısına Göre Kelimeler
Daha kapsamlı sonuç için lütfen kelime bulma makinesini kullanın.
Bazı kelimelerin anlamları (Kaynak : TDK)
- VURMAK
-
-
[-e]
Elini veya elinde tuttuğu bir şeyi bir yere veya bir kimseye hızla çarpmak; çakmak, geçirmek, inmek
- "Masaya vurmak. Birinin başına vurmak."
-
[-i]
Ses çıkarmak için bir şeyi başka bir şey üzerine hızlıca çarpmak
- "Kapılarını vurmadan, kartını göstermeden, kademeye aldırmadan odalara giriyor."
-
Etkisi bir yere kadar ulaşmak
- "Su dışarı vurdu."
-
Duyulmak, hissedilmek
-
Üzerinde görünmek, üzerine düşmek, yansımak, aksetmek
- "Yıkık damından içeriye parça parça güneş vurur."
-
Olumsuz yönde etkilemek
- "Kriz kitap dünyasını da vurdu."
-
[-e, -i]
Hızla değmek, çarpmak
- "Arabalar aniden birbirine vurdu. Ayağını güm güm yere vurarak..."
-
Bir yere bir şey sürmek
- "Duvara boya, tahtaya cila vurmak istedi."
-
Takmak, koymak, bağlamak
- "Seni buradan ellerine kelepçe, ayaklarına zincir vurup öyle götürecekler!"
-
Bağlamak, ilişkilendirmek
- "Bohçacı ve yazmacı kadınların tuhaflığına vurarak etrafını alırlar."
-
Olduğundan başka biçimde görünmek
- "Deliliğe vurmak."
-
[nesnesiz]
Batıcı veya kesici cisimleri saplamak, kakmak
- "Bıçak vurmak."
-
[nesnesiz]
Uygulamak, basmak, koymak
- "Damga vurmak."
-
Ses çıkarmak, ses vermek, çalmak
-
[-i]
Amaçladığı şeye rast getirmek
-
[-i]
Silahla yaralamak, öldürmek
- "Bir gün kızı kurtarmışlar, ayıyı vurmuşlar."
-
Dokunmak, hasta etmek
- "Bizim evin bacası çekmiyor. Bütün kış, maaile kömür vuruyor bizi bu yüzden."
-
[nesnesiz]
Soğuk, dolu vb. ürünlere zarar vermek
- "Dolu, bu yıl ekinlerin çoğunu vurmuş."
-
[nesnesiz]
Kalp atmak, çarpmak
- "Kalbi öylesine kopacakmış gibi vuruyordu."
-
Piyango vb. çıkmak, isabet etmek
-
[-i]
Desteklemek, dayamak
- "Akşam olunca kapının desteğini vurduk."
-
Koymak, yerleştirmek
- "Hamalın biri sırtına koca bir ayna vurmuş götürüyordu."
-
Bir şeyi başka bir şey üzerine koymak
-
Tavla oyununda pulu kırmak
-
[mecaz]
Manevi olarak yaralamak
-
[argo]
İçki içmek
-
[argo]
Kadeh tokuşturmak
-
[-i, argo]
Herhangi bir biçimde haksız yoldan para almak, soymak
- "Birinin on milyon lirasını vurmak."
-
[-e, -i, matematik]
Çarpma işlemini yapmak
- "İkiyi dörde vurursak sekiz eder."
-
[-e]
Elini veya elinde tuttuğu bir şeyi bir yere veya bir kimseye hızla çarpmak; çakmak, geçirmek, inmek
- SINMAK
-
-
[nesnesiz, ağızlardan]
Kırılmak, parçalanmak, bozulmak
-
Yenilmek, bozguna uğramak
-
[nesnesiz, ağızlardan]
Kırılmak, parçalanmak, bozulmak
- BOZMAK
-
-
[-i]
Bir şeyi kendisinden beklenilen işi yapamayacak duruma getirmek
- "O kötü hayaller, güzel düşünceleri bozmaz."
-
Bir yerin, bir şeyin düzenini karıştırmak
-
Dokunmak, zarar vermek
- "Kendisini ziyaret eden gazetecilere dedi ki İtalya’da yemekler midemi bozdu."
-
Geçersiz, hükümsüz bir duruma getirmek; nakzetmek
- "Eğer nişanını bozduysa yazıklar olsun."
-
Büyük parayı küçük birimlere ayırmak
- "Bir milyon lira bozar mısın?"
-
Bozguna uğratmak
- "Düşman ordusunu bozmak."
-
Altını paraya çevirmek
-
Yabancı ülke parasını Türk parasına çevirmek
-
Bağ veya bostanın son ürününü toplamak
- "Bostanı bozduk."
-
Bir kızın bekâretine zarar vermek
-
Biçimini ve kullanılışını değiştirmek
- "Eskileri bozuyor; beni, çocuğu giydiriyor."
-
[mecaz]
Altüst etmek, çıkmaza sokmak
- "Tam biraz rahat edeceğim, işimi bozuyorsun."
-
[mecaz]
Bir kimseyi beklemediği bir davranış karşısında bırakarak veya bir yalanını ortaya çıkararak küçük düşürmek
- "Adamcağızı fena bozdunuz."
-
[-le, mecaz]
Aklını yitirecek derecede bir şeye düşkün olmak
- "Adamcağız politika ile bozmuş."
-
[mecaz]
Kötü duruma getirmek
-
[hukuk]
Mahkeme itiraz yoluyla verilen kararı değiştirmek, yeniden yargılamanın önünü açmak
-
[din bilimi]
Oruç, abdest vb.ni geçersiz duruma getirmek
- "Fakat plancılar bütün bu aşağılık iftiralar ve küfürle dolayısıyla papaza kızıp oruç bozmayacak kadar olgun ve şuurlu idiler."
-
[-i]
Bir şeyi kendisinden beklenilen işi yapamayacak duruma getirmek
- SARSAK
-
-
[sıfat]
Yaşlılık, hastalık vb. sebeplerle güçsüz kalarak vücudu titrer gibi sarsılan (kimse)
-
Değişken, sağlam olmayan
- "Gittiği yerden habersiz, kendi sarsak ahlak değerlerine bağlı yaşamaktadır."
-
[sıfat]
Yaşlılık, hastalık vb. sebeplerle güçsüz kalarak vücudu titrer gibi sarsılan (kimse)
- SALPAK
-
-
[sıfat]
Bakınız salpa
- "Salpak kız, ayağının altına baksana!"
-
[sıfat]
Bakınız salpa
- SLOVAK
-
-
[isim]
Slovakya’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse; Slovakyalı
-
[isim]
Slovakya’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse; Slovakyalı
- TUTMAK
-
-
[-i]
Elde bulundurmak, ele almak
- "Kucağında kundaklı bir çocuk tutuyordu."
-
Ele geçirmek, yakalamak
- "Evvela bu terbiyesiz köpeği tuttu, bağladı."
-
Bakınız avlamak
- "Dalyan işletiyorum, tuttuğumuz balığı tekrar denize döküyoruz."
-
Yanında bulundurmak, alıkoymak
- "Siz gelinceye kadar çocuğu ben tutarım!"
-
Hürriyetinden yoksun bırakıp bir yere kapamak, tevkif etmek
- "Vahşidir, hiçbir zaman onu kafeste tutmak mümkün değildir."
-
Bakınız kaplamak
-
Kırağı, çiğ veya kar bir yüzeyde görünür durumda olmak, kalmak
- "Şu yağan kar bir tutsun, seyreyle sen ertesi gün çocukları."
-
Denetimi ve yetkisi altına almak
-
Desteklemek, birinden yana çıkmak
-
Benimsemek, beğenmek
- "Ama öylelerini de çevresinde kimse sevmemiş, tutmamıştır."
-
Gereğini yapmak, yerine getirmek
- "Verdiği sözü tutmuş, vaktinde gelmişti."
-
Uygun gelmek, çelişmez olmak
- "Bir talih eseri olarak ondan gelen cevap benim kendi bulduklarımı tuttu."
-
Kapatmak, sarmak
-
Hizmetine almak veya kiralamak
- "Burada bir kat tuttum. Yazı geçireceğim."
-
Bir işe herhangi bir anlayışla girişmek
- "Yapıyı geniş tuttu."
-
Beddua, dua, ah vb. etkisini göstermek, gerçekleşmek, yerine gelmek, varmak
- "Avradın ilenci tutarsa senin iki gözün kör olacak."
-
Ulaşmak, varmak
-
Para toplamı ...-e varmak, değeri olmak
- "Aldığım şeyler bin lira tuttu."
-
Bir yere uğramak
- "Vapur İzmir'i tutmayacakmış."
-
Herhangi bir durumda bulundurmak
- "Seksen bir yaşında da olsa çalışmak insanı zinde tutuyor."
-
Varsaymak, farz etmek
- "Haydi tutalım babasının bir günahı vardı, çekti."
-
[-e, -i]
Alacağa veya vereceğe saymak
- "On bin lirayı borcunuza tuttum."
-
[-e, -i]
Bir yere yaklaştırmak
- "Biraz toz olsa mendilini burnuna tutar."
-
Bir aleti kullanabilmek
- "Ustura tutmak."
-
Bakınız bağlamak
- "Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım."
-
[nesnesiz]
Beklenen sonucu vermek
- "Toprağa atılan her tohum bir ümittir. Tohum ya tutar ya tutmaz. Ya yeşerir ya yeşermez."
-
[nesnesiz]
İş görebilmek
- "Eli ayağı tutsun, açlıktan ölmesin, yeterdi ona."
-
[nesnesiz]
Sürmek, zaman almak
- "Bu iş iki saat tuttu."
-
[nesnesiz]
Yapışarak veya sokularak çıkmaz olmak
- "Boya tutmadı. Çivi iyi tuttu."
-
Bir şeyi kullanması için uzatmak
- "Kucaklaşma sahanlıkta başlar ve ayakkabılarını çıkarıp karısının tuttuğu terliklerini giyene kadar Serdar'ın kolları boynunda kalır."
-
Bakınız sunmak
- "Konuklara şeker tutmak."
-
İşgal etmek
-
Takip etmek, izlemek
- "Tepeden inince Değirmendere'ye hâkim bir iz tutacaksınız."
-
Bırakmamak
- "Baba sesini çıkarmadı hatta öksürüğünü bile galiba tuttu."
-
Sarmak, bürümek
- "Hey başları duman tutmuş dağlar, hey!"
-
Asılmak, kuvvetlice sarılmak
- "Üç kişi tutarlarmış da onu pencerenin önünden çekemezlermiş."
-
Bir kimsenin yerini almak
- "Bak azizim, dedim, ben senin yerini tutamam."
-
Otobüs, vapur, uçak vb. hasta etmek
-
Herhangi bir durumda kalmasını sağlamak
- "Kapıyı açık tutmayın."
-
Bir yerde kalmasını sağlamak
-
Bir sanat eseri geniş ilgi görmek
- "Eğer piyes tutar da alkışlanırsa bir yazara yakışacak bir kıyafet giymeliydim."
-
Biriktirmek, tasarruf etmek
- "Sen metelik tutuyorsun gibi geliyor bana. Ay başına kadar bana ödünç versene."
-
Askerlikte, bankacılıkta durdurmak, blokaj
-
...-dan başlamak
- "Kadınların başında gördüğünüz bürümcükten, iç çamaşırlarından tutunuz da entarilik kaba pamuklulara kadar hepsi Osmanlı malı idi."
-
Bir şeyi belleğe yerleştirmek
- "Herkes aklından bir sayı tutsun."
-
[spor]
Bazı takım oyunlarında karşı takım oyuncusunun hareketine ayakla veya vücutla engel olmak; markaja almak
-
[-i]
Elde bulundurmak, ele almak
- YIPRAK
-
-
[sıfat, ağızlardan]
Yıpranmış, aşınmış, eski
- "İç cebindeki meşin cüzdandan çıkardığım, ortasından ikiye bölünmüş yıprak bir sarı kâğıdı uzatıyorum."
-
[sıfat, ağızlardan]
Yıpranmış, aşınmış, eski
- VAKVAK
-
-
[isim]
Çocuk dilinde ördek
-
[isim]
Çocuk dilinde ördek
- PARLAK
-
-
[sıfat]
Parlayan, ışıldayan, pırıltılı olan
- "Siyah, çıplak dallarda henüz kuruyamayan su damlaları parlak, mavi birer boncuk gibi parlıyordu."
-
Temiz, berrak, aydınlık ve ışıklı; ışılak
- "Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı / Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı"
-
[mecaz]
Göze çarpacak kadar başarılı
- "Birinci İnönü Harbi'ni parlak bir zaferle kazandık."
-
[kaba konuşmada]
Yüzü güzel (oğlan)
-
[sıfat]
Parlayan, ışıldayan, pırıltılı olan
- KUNDAK
-
Kelime Kökeni: Rumca
-
[isim]
Yangın çıkarmak için bir yere konulan tutuşmuş yağlı bez parçası vb.
- "Ben şamdanımla evveli kapının önüne yığılan şeyleri, sonra cibinliği, perdeleri, bütün duvarları çeviren kundakları tutuşturacağım."
-
Tüfek gibi bazı ateşli silahlarda bunları çeşitli yönlere çevirmeye yarayan, namlunun altında bulunan ağaç veya metal bölüm
- "Amcası Mustafa geldi eve, ona bir kundağı sedefli tüfek getirdi."
-
Arabalarda dingil yatağı
-
[mecaz]
Ara bozma, fitne, fesat
-
[isim]
Yangın çıkarmak için bir yere konulan tutuşmuş yağlı bez parçası vb.
- SIKMAK
-
-
[-i]
Çevresine sarılarak veya bir şey sararak çepeçevre basınç altına almak
- "Yalnız kalan kadın titriyor, hıçkırarak kucağındaki yavrusunu sıkıyor."
-
Bir şeyin suyunu, yağını, sıvı kısmını basınçla çıkarıp akıtmak
- "Limon sıkmak. Üzüm sıkmak."
-
Dar gelmek
- "Belimi sıktı kemer"
-
Basınçlı bir araçla fışkırtmak, püskürtmek
- "Yangına su sıkmak."
-
Silahla ateş etmek
- "Küçük hanım, tabancayı kalbine sıkmak istemiş."
-
Baskı altına almak; üzmek, zorlamak
- "Çocuğu çok sıkıyorlar."
-
[mecaz]
Sıkıntı vermek
- "İhtimal inanmayacaksınız. Fakat ben sizi sıkmamak için uzatmayarak anlatacağım."
-
[argo]
Yalan söylemek
-
[-i]
Çevresine sarılarak veya bir şey sararak çepeçevre basınç altına almak
- ACIMAK
-
-
[nesnesiz]
Bakınız acılaşmak
- "Bütün rafları, dolapları aradım: Biraz mercimek, nohut, fasulye, yarım paket makarna, bir paketin içinde iki üç kaşık yemeklik yağ (acımıştı), yarım paket kibrit, bir kavanoza yakın şeker ve tuzluğun içinde nemlenmiş tuz kalmıştı."
-
Acılı, ağrılı olmak
- "Sahip’in canı şimdi daha çok acımaktadır."
-
[-e, mecaz]
Merhamet etmek
- "Yarını ne olacak dünyamızın / Biz yaşımızı başımızı aldık / Allah çocuklarımıza acısın"
-
[-e, mecaz]
Başkasının uğradığı veya uğrayacağı kötü bir duruma üzülmek
- "Bütün şehir halkı Koca Ali gibi mahir bir ustanın kolu kesileceğine acıdı."
-
[nesnesiz]
Bakınız acılaşmak
- KATRAK
-
-
[isim]
Marangozlukta tomrukları biçmeye yarayan ve birden çok testeresi olan biçme makinesi
-
[isim]
Marangozlukta tomrukları biçmeye yarayan ve birden çok testeresi olan biçme makinesi
- KOÇMAK
- ...
- TELLAK
-
Kelime Kökeni: Arapça tellāk
-
[isim]
Hamamda hizmet eden ve erkek müşterileri yıkayan erkek
-
[isim]
Hamamda hizmet eden ve erkek müşterileri yıkayan erkek
- DOYMAK
-
-
[nesnesiz]
İsteği kalmayıncaya kadar yemek, yeteri kadar yemiş olmak, açlığı kalmamak; doyunmak
- "Ben biraz zeytin, biraz salata, biraz patates, biraz da yemişle doyarım."
-
[-e]
Bir gereksinimini yeteri kadar karşılamak
- "Toprak suya doydu."
-
[mecaz]
Yeter bulmak, kanmak, tatmin olmak
- "Dünyanın parasını kazandı, hâlâ doymadı."
-
Bakınız kanmak
-
[nesnesiz]
İsteği kalmayıncaya kadar yemek, yeteri kadar yemiş olmak, açlığı kalmamak; doyunmak
- YUNMAK
-
-
[nesnesiz, ağızlardan]
Bakınız yıkanmak
- "Kuyunun başında mevtam yunuyor / Düşmanlarım kıs kıs olmuş gülüyor"
-
[nesnesiz, ağızlardan]
Bakınız yıkanmak
- MIZRAK
-
Kelime Kökeni: Arapça mizrāḳ
-
[isim]
Uzun saplı, sivri demir uçlu silah
- "Düzgün ağaç dallarından yaptıkları mızrakları at kıllarıyla süslemişlerdi."
-
[spor]
Atletizmde kullanılan, tek elle savrulan bir alet
-
[isim]
Uzun saplı, sivri demir uçlu silah
- TOZMAK
-
-
[nesnesiz]
Toz havalanarak çevreye yayılmak; tozumak
- "İncecikten bir kar yağar / Tozar elif elif diye"
-
[nesnesiz]
Toz havalanarak çevreye yayılmak; tozumak