Sonunda ak olan 6 harfli 269 kelime var. AK ile biten kelimeler listesini inceleyerek aradığınız kelimeleri bulabilirsiniz. Türkçe araştırmalarınızda, scrabble oyununda bu kelimeleri kullanabilirsiniz. Ayrıca içinde ak olan kelimeler listesine ya da başında ak olan kelimeler listesine göz atmak isteyebilirsiniz. Ayrıca şunu da deneyebilirsiniz, işlerinizi kolaylaştıracak bir kelime bulucu: Kelime bulma makinesi

Harf Sayısına Göre Kelimeler

Kelime bulma makinesi Kelime bulma makinesi

Daha kapsamlı sonuç için lütfen kelime bulma makinesini kullanın.


Bazı kelimelerin anlamları (Kaynak : TDK)

VURMAK

  1. [-e] Elini veya elinde tuttuğu bir şeyi bir yere veya bir kimseye hızla çarpmak; çakmak, geçirmek, inmek
    • "Masaya vurmak. Birinin başına vurmak."
  2. [-i] Ses çıkarmak için bir şeyi başka bir şey üzerine hızlıca çarpmak
    • "Kapılarını vurmadan, kartını göstermeden, kademeye aldırmadan odalara giriyor." (Refik Halit Karay)
  3. Etkisi bir yere kadar ulaşmak
    • "Su dışarı vurdu."
  4. Duyulmak, hissedilmek
  5. Üzerinde görünmek, üzerine düşmek, yansımak, aksetmek
    • "Yıkık damından içeriye parça parça güneş vurur." (Refik Halit Karay)
  6. Olumsuz yönde etkilemek
    • "Kriz kitap dünyasını da vurdu."
  7. [-e, -i] Hızla değmek, çarpmak
    • "Arabalar aniden birbirine vurdu. Ayağını güm güm yere vurarak..."
  8. Bir yere bir şey sürmek
    • "Duvara boya, tahtaya cila vurmak istedi."
  9. Takmak, koymak, bağlamak
    • "Seni buradan ellerine kelepçe, ayaklarına zincir vurup öyle götürecekler!" (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
  10. Bağlamak, ilişkilendirmek
    • "Bohçacı ve yazmacı kadınların tuhaflığına vurarak etrafını alırlar." (Refik Halit Karay)
  11. Olduğundan başka biçimde görünmek
    • "Deliliğe vurmak."
  12. [nesnesiz] Batıcı veya kesici cisimleri saplamak, kakmak
    • "Bıçak vurmak."
  13. [nesnesiz] Uygulamak, basmak, koymak
    • "Damga vurmak."
  14. Ses çıkarmak, ses vermek, çalmak
  15. [-i] Amaçladığı şeye rast getirmek
  16. [-i] Silahla yaralamak, öldürmek
    • "Bir gün kızı kurtarmışlar, ayıyı vurmuşlar." (Halide Edip Adıvar)
  17. Dokunmak, hasta etmek
    • "Bizim evin bacası çekmiyor. Bütün kış, maaile kömür vuruyor bizi bu yüzden." (Nâzım Hikmet)
  18. [nesnesiz] Soğuk, dolu vb. ürünlere zarar vermek
    • "Dolu, bu yıl ekinlerin çoğunu vurmuş." (Fikret Otyam)
  19. [nesnesiz] Kalp atmak, çarpmak
    • "Kalbi öylesine kopacakmış gibi vuruyordu."
  20. Piyango vb. çıkmak, isabet etmek
  21. [-i] Desteklemek, dayamak
    • "Akşam olunca kapının desteğini vurduk."
  22. Koymak, yerleştirmek
    • "Hamalın biri sırtına koca bir ayna vurmuş götürüyordu." (Haldun Taner)
  23. Bir şeyi başka bir şey üzerine koymak
  24. Tavla oyununda pulu kırmak
  25. [mecaz] Manevi olarak yaralamak
  26. [argo] İçki içmek
  27. [argo] Kadeh tokuşturmak
  28. [-i, argo] Herhangi bir biçimde haksız yoldan para almak, soymak
    • "Birinin on milyon lirasını vurmak."
  29. [-e, -i, matematik] Çarpma işlemini yapmak
    • "İkiyi dörde vurursak sekiz eder."
SINMAK

  1. [nesnesiz, ağızlardan] Kırılmak, parçalanmak, bozulmak
  2. Yenilmek, bozguna uğramak
BOZMAK

  1. [-i] Bir şeyi kendisinden beklenilen işi yapamayacak duruma getirmek
    • "O kötü hayaller, güzel düşünceleri bozmaz." (Mehmed Paksu)
  2. Bir yerin, bir şeyin düzenini karıştırmak
  3. Dokunmak, zarar vermek
    • "Kendisini ziyaret eden gazetecilere dedi ki İtalya’da yemekler midemi bozdu." (Mevlüt Çelebi)
  4. Geçersiz, hükümsüz bir duruma getirmek; nakzetmek
    • "Eğer nişanını bozduysa yazıklar olsun." (Memduh Şevket Esendal)
  5. Büyük parayı küçük birimlere ayırmak
    • "Bir milyon lira bozar mısın?"
  6. Bozguna uğratmak
    • "Düşman ordusunu bozmak."
  7. Altını paraya çevirmek
  8. Yabancı ülke parasını Türk parasına çevirmek
  9. Bağ veya bostanın son ürününü toplamak
    • "Bostanı bozduk."
  10. Bir kızın bekâretine zarar vermek
  11. Biçimini ve kullanılışını değiştirmek
    • "Eskileri bozuyor; beni, çocuğu giydiriyor." (Ömer Seyfettin)
  12. [mecaz] Altüst etmek, çıkmaza sokmak
    • "Tam biraz rahat edeceğim, işimi bozuyorsun." (Sait Faik Abasıyanık)
  13. [mecaz] Bir kimseyi beklemediği bir davranış karşısında bırakarak veya bir yalanını ortaya çıkararak küçük düşürmek
    • "Adamcağızı fena bozdunuz."
  14. [-le, mecaz] Aklını yitirecek derecede bir şeye düşkün olmak
    • "Adamcağız politika ile bozmuş."
  15. [mecaz] Kötü duruma getirmek
  16. [hukuk] Mahkeme itiraz yoluyla verilen kararı değiştirmek, yeniden yargılamanın önünü açmak
  17. [din bilimi] Oruç, abdest vb.ni geçersiz duruma getirmek
    • "Fakat plancılar bütün bu aşağılık iftiralar ve küfürle dolayısıyla papaza kızıp oruç bozmayacak kadar olgun ve şuurlu idiler." (Doğan Avcıoğlu)
SARSAK

  1. [sıfat] Yaşlılık, hastalık vb. sebeplerle güçsüz kalarak vücudu titrer gibi sarsılan (kimse)
  2. Değişken, sağlam olmayan
    • "Gittiği yerden habersiz, kendi sarsak ahlak değerlerine bağlı yaşamaktadır." (Selim İleri)
SALPAK

  1. [sıfat] Bakınız salpa
    • "Salpak kız, ayağının altına baksana!" (Sermet Muhtar Alus)
SLOVAK

  1. [isim] Slovakya’da yaşayan halk veya bu halkın soyundan olan kimse; Slovakyalı
TUTMAK

  1. [-i] Elde bulundurmak, ele almak
    • "Kucağında kundaklı bir çocuk tutuyordu." (Ömer Seyfettin)
  2. Ele geçirmek, yakalamak
    • "Evvela bu terbiyesiz köpeği tuttu, bağladı." (Ömer Seyfettin)
  3. Bakınız avlamak
    • "Dalyan işletiyorum, tuttuğumuz balığı tekrar denize döküyoruz." (Refik Halit Karay)
  4. Yanında bulundurmak, alıkoymak
    • "Siz gelinceye kadar çocuğu ben tutarım!"
  5. Hürriyetinden yoksun bırakıp bir yere kapamak, tevkif etmek
    • "Vahşidir, hiçbir zaman onu kafeste tutmak mümkün değildir." (Sait Faik Abasıyanık)
  6. Bakınız kaplamak
  7. Kırağı, çiğ veya kar bir yüzeyde görünür durumda olmak, kalmak
    • "Şu yağan kar bir tutsun, seyreyle sen ertesi gün çocukları." (Sait Faik Abasıyanık)
  8. Denetimi ve yetkisi altına almak
  9. Desteklemek, birinden yana çıkmak
  10. Benimsemek, beğenmek
    • "Ama öylelerini de çevresinde kimse sevmemiş, tutmamıştır." (Tarık Buğra)
  11. Gereğini yapmak, yerine getirmek
    • "Verdiği sözü tutmuş, vaktinde gelmişti."
  12. Uygun gelmek, çelişmez olmak
    • "Bir talih eseri olarak ondan gelen cevap benim kendi bulduklarımı tuttu." (Reşat Nuri Güntekin)
  13. Kapatmak, sarmak
  14. Hizmetine almak veya kiralamak
    • "Burada bir kat tuttum. Yazı geçireceğim." (Peyami Safa)
  15. Bir işe herhangi bir anlayışla girişmek
    • "Yapıyı geniş tuttu."
  16. Beddua, dua, ah vb. etkisini göstermek, gerçekleşmek, yerine gelmek, varmak
    • "Avradın ilenci tutarsa senin iki gözün kör olacak." (Memduh Şevket Esendal)
  17. Ulaşmak, varmak
  18. Para toplamı ...-e varmak, değeri olmak
    • "Aldığım şeyler bin lira tuttu."
  19. Bir yere uğramak
    • "Vapur İzmir'i tutmayacakmış."
  20. Herhangi bir durumda bulundurmak
    • "Seksen bir yaşında da olsa çalışmak insanı zinde tutuyor." (Haldun Taner)
  21. Varsaymak, farz etmek
    • "Haydi tutalım babasının bir günahı vardı, çekti." (Memduh Şevket Esendal)
  22. [-e, -i] Alacağa veya vereceğe saymak
    • "On bin lirayı borcunuza tuttum."
  23. [-e, -i] Bir yere yaklaştırmak
    • "Biraz toz olsa mendilini burnuna tutar." (Abdülhak Şinasi Hisar)
  24. Bir aleti kullanabilmek
    • "Ustura tutmak."
  25. Bakınız bağlamak
    • "Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım." (Bekir Sıtkı Erdoğan)
  26. [nesnesiz] Beklenen sonucu vermek
    • "Toprağa atılan her tohum bir ümittir. Tohum ya tutar ya tutmaz. Ya yeşerir ya yeşermez." (Şevket Rado)
  27. [nesnesiz] İş görebilmek
    • "Eli ayağı tutsun, açlıktan ölmesin, yeterdi ona." (Tarık Buğra)
  28. [nesnesiz] Sürmek, zaman almak
    • "Bu iş iki saat tuttu."
  29. [nesnesiz] Yapışarak veya sokularak çıkmaz olmak
    • "Boya tutmadı. Çivi iyi tuttu."
  30. Bir şeyi kullanması için uzatmak
    • "Kucaklaşma sahanlıkta başlar ve ayakkabılarını çıkarıp karısının tuttuğu terliklerini giyene kadar Serdar'ın kolları boynunda kalır." (Tarık Buğra)
  31. Bakınız sunmak
    • "Konuklara şeker tutmak."
  32. İşgal etmek
  33. Takip etmek, izlemek
    • "Tepeden inince Değirmendere'ye hâkim bir iz tutacaksınız." (Refik Halit Karay)
  34. Bırakmamak
    • "Baba sesini çıkarmadı hatta öksürüğünü bile galiba tuttu." (Peyami Safa)
  35. Sarmak, bürümek
    • "Hey başları duman tutmuş dağlar, hey!" (Halk türküsü)
  36. Asılmak, kuvvetlice sarılmak
    • "Üç kişi tutarlarmış da onu pencerenin önünden çekemezlermiş." (Peyami Safa)
  37. Bir kimsenin yerini almak
    • "Bak azizim, dedim, ben senin yerini tutamam." (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
  38. Otobüs, vapur, uçak vb. hasta etmek
  39. Herhangi bir durumda kalmasını sağlamak
    • "Kapıyı açık tutmayın."
  40. Bir yerde kalmasını sağlamak
  41. Bir sanat eseri geniş ilgi görmek
    • "Eğer piyes tutar da alkışlanırsa bir yazara yakışacak bir kıyafet giymeliydim." (Cahit Uçuk)
  42. Biriktirmek, tasarruf etmek
    • "Sen metelik tutuyorsun gibi geliyor bana. Ay başına kadar bana ödünç versene." (Memduh Şevket Esendal)
  43. Askerlikte, bankacılıkta durdurmak, blokaj
  44. ...-dan başlamak
    • "Kadınların başında gördüğünüz bürümcükten, iç çamaşırlarından tutunuz da entarilik kaba pamuklulara kadar hepsi Osmanlı malı idi." (Falih Rıfkı Atay)
  45. Bir şeyi belleğe yerleştirmek
    • "Herkes aklından bir sayı tutsun."
  46. [spor] Bazı takım oyunlarında karşı takım oyuncusunun hareketine ayakla veya vücutla engel olmak; markaja almak
YIPRAK

  1. [sıfat, ağızlardan] Yıpranmış, aşınmış, eski
    • "İç cebindeki meşin cüzdandan çıkardığım, ortasından ikiye bölünmüş yıprak bir sarı kâğıdı uzatıyorum." (Reşat Nuri Güntekin)
VAKVAK

  1. [isim] Çocuk dilinde ördek
PARLAK

  1. [sıfat] Parlayan, ışıldayan, pırıltılı olan
    • "Siyah, çıplak dallarda henüz kuruyamayan su damlaları parlak, mavi birer boncuk gibi parlıyordu." (Halide Edip Adıvar)
  2. Temiz, berrak, aydınlık ve ışıklı; ışılak
    • "Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı / Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı" (Faruk Nafiz Çamlıbel)
  3. [mecaz] Göze çarpacak kadar başarılı
    • "Birinci İnönü Harbi'ni parlak bir zaferle kazandık." (Aka Gündüz)
  4. [kaba konuşmada] Yüzü güzel (oğlan)
KUNDAK

Kelime Kökeni: Rumca

  1. [isim] Yangın çıkarmak için bir yere konulan tutuşmuş yağlı bez parçası vb.
    • "Ben şamdanımla evveli kapının önüne yığılan şeyleri, sonra cibinliği, perdeleri, bütün duvarları çeviren kundakları tutuşturacağım." (Halit Ziya Uşaklıgil)
  2. Tüfek gibi bazı ateşli silahlarda bunları çeşitli yönlere çevirmeye yarayan, namlunun altında bulunan ağaç veya metal bölüm
    • "Amcası Mustafa geldi eve, ona bir kundağı sedefli tüfek getirdi." (Yaşar Kemal)
  3. Arabalarda dingil yatağı
  4. [mecaz] Ara bozma, fitne, fesat
SIKMAK

  1. [-i] Çevresine sarılarak veya bir şey sararak çepeçevre basınç altına almak
    • "Yalnız kalan kadın titriyor, hıçkırarak kucağındaki yavrusunu sıkıyor." (Ömer Seyfettin)
  2. Bir şeyin suyunu, yağını, sıvı kısmını basınçla çıkarıp akıtmak
    • "Limon sıkmak. Üzüm sıkmak."
  3. Dar gelmek
    • "Belimi sıktı kemer" (Halk türküsü)
  4. Basınçlı bir araçla fışkırtmak, püskürtmek
    • "Yangına su sıkmak."
  5. Silahla ateş etmek
    • "Küçük hanım, tabancayı kalbine sıkmak istemiş." (Hüseyin Rahmi Gürpınar)
  6. Baskı altına almak; üzmek, zorlamak
    • "Çocuğu çok sıkıyorlar."
  7. [mecaz] Sıkıntı vermek
    • "İhtimal inanmayacaksınız. Fakat ben sizi sıkmamak için uzatmayarak anlatacağım." (Ömer Seyfettin)
  8. [argo] Yalan söylemek
ACIMAK

  1. [nesnesiz] Bakınız acılaşmak
    • "Bütün rafları, dolapları aradım: Biraz mercimek, nohut, fasulye, yarım paket makarna, bir paketin içinde iki üç kaşık yemeklik yağ (acımıştı), yarım paket kibrit, bir kavanoza yakın şeker ve tuzluğun içinde nemlenmiş tuz kalmıştı." (Oğuz Atay)
  2. Acılı, ağrılı olmak
    • "Sahip’in canı şimdi daha çok acımaktadır." (İsmet Emre)
  3. [-e, mecaz] Merhamet etmek
    • "Yarını ne olacak dünyamızın / Biz yaşımızı başımızı aldık / Allah çocuklarımıza acısın" (Cahit Sıtkı Tarancı)
  4. [-e, mecaz] Başkasının uğradığı veya uğrayacağı kötü bir duruma üzülmek
    • "Bütün şehir halkı Koca Ali gibi mahir bir ustanın kolu kesileceğine acıdı." (Ömer Seyfettin)
KATRAK

  1. [isim] Marangozlukta tomrukları biçmeye yarayan ve birden çok testeresi olan biçme makinesi
KOÇMAK
...
TELLAK

Kelime Kökeni: Arapça tellāk

  1. [isim] Hamamda hizmet eden ve erkek müşterileri yıkayan erkek
DOYMAK

  1. [nesnesiz] İsteği kalmayıncaya kadar yemek, yeteri kadar yemiş olmak, açlığı kalmamak; doyunmak
    • "Ben biraz zeytin, biraz salata, biraz patates, biraz da yemişle doyarım." (Burhan Felek)
  2. [-e] Bir gereksinimini yeteri kadar karşılamak
    • "Toprak suya doydu."
  3. [mecaz] Yeter bulmak, kanmak, tatmin olmak
    • "Dünyanın parasını kazandı, hâlâ doymadı."
  4. Bakınız kanmak
YUNMAK

  1. [nesnesiz, ağızlardan] Bakınız yıkanmak
    • "Kuyunun başında mevtam yunuyor / Düşmanlarım kıs kıs olmuş gülüyor" (Halk türküsü)
MIZRAK

Kelime Kökeni: Arapça mizrāḳ

  1. [isim] Uzun saplı, sivri demir uçlu silah
    • "Düzgün ağaç dallarından yaptıkları mızrakları at kıllarıyla süslemişlerdi." (İhsan Oktay Anar)
  2. [spor] Atletizmde kullanılan, tek elle savrulan bir alet
TOZMAK

  1. [nesnesiz] Toz havalanarak çevreye yayılmak; tozumak
    • "İncecikten bir kar yağar / Tozar elif elif diye" (Karacaoğlan)
Kelime Anlamları Kaynağı : Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlüğü