İçinde ma olan 6 harfli 646 kelime var. İçerisinde MA bulunan kelimeler listesini scrabble oyununda ya da Türkçe araştırmalarınızda kullanabilirsiniz. Bir de başında ma olan kelimeler listesine ya da sonu ma ile biten kelimeler listesine göz atmak isteyebilirsiniz. Ayrıca şunu da deneyebilirsiniz, işlerinizi kolaylaştıracak bir kelime bulucu: Kelime bulma makinesi
Harf Sayısına Göre Kelimeler
Ma Harfleri ile Yazılabilecek Kelimeler
2 Harfli Kelimeler
AM, MA
Daha kapsamlı sonuç için lütfen kelime bulma makinesini kullanın.
Bazı kelimelerin anlamları (Kaynak : TDK)
- UYUTMA
-
-
[isim]
Uyutmak işi
- "Size ninniler söyleyerek uyutması, döşeğinizin başında dikilip vücudunuzun baş eğmez haliyle alay edebilmek içindir."
-
[isim]
Uyutmak işi
- ISITMA
-
-
[isim]
Isıtmak işi; teshin
-
[eskimiş, tıp]
Bakınız sıtma
-
[isim]
Isıtmak işi; teshin
- TERMAL
-
Kelime Kökeni: Fransızca thermal
-
[isim]
Sıcak kaplıca suyu
-
Bu sudan yararlanma imkânı sağlayan kuruluş vb
-
[isim]
Sıcak kaplıca suyu
- YAZMAK
-
-
[-i]
Söz ve düşünceyi özel işaret veya harflerle anlatmak
- "Büyük bir heyecan, bir haz içinde şu satırları yazıyorum."
-
Yazı ile anlatmak, yazıya dökmek
- "Adresini bilmiyorum ki yazayım."
-
[-de]
Yazar olarak görev yapmak
-
[nesnesiz]
Yazı ile bildirmek, haber vermek
- "Mağlubiyet Almanya'yı karıştırmış, gazeteler yazıyor."
-
Bir bilim veya edebiyat eseri oluşturmak
-
Sayaç vb. sayılarla niceliği belirtmek
-
Bakınız kaydetmek
- "Çocuğu okula yazdılar."
-
Bir göreve almak
- "O delikanlıyı polis yazmışlar."
-
[mecaz]
İnsanın geleceğini belirlemek
- "Yazan böyle yazmış."
-
[ağızlardan]
Gelinin yüzünü süslemek
- "Kalem alıp kaşın gözün yazmalı."
-
[-i]
Söz ve düşünceyi özel işaret veya harflerle anlatmak
- MATRİS
-
Kelime Kökeni: Fransızca matrice
-
[isim, eskimiş]
Bakınız baskı kalıbı
-
[fizik]
Elektronik hesap makinelerinde, renkli televizyon vb. cihazlarda hesap ve kumanda işlemlerinin yapılmasını sağlayan elektronik devre; dizey
-
[matematik]
İstatistikte, bir elemanlar topluluğunun düzenlenmiş biçimi; dizey
-
[matematik]
Dikdörtgen bir dizi oluşturacak şekilde satır ve sütunlar hâlinde düzenlenmiş sayı kümesi; dizey
-
[isim, eskimiş]
Bakınız baskı kalıbı
- YATMAK
-
-
[nesnesiz]
Bir yere veya bir şeyin üzerine boylu boyunca uzanmak
- "Dörtnala giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak."
-
Uyumak veya dinlenmek için yatağa girmek
-
Yatay veya yataya yakın bir duruma gelmek, eğilmek
- "Rüzgârdan bütün ekinler yattı. Gemi sağa yattı."
-
Geceyi geçirmek üzere bir yerde kalmak
- "Bu gece nerede yatacağız?"
-
Boş yere beklemek
- "Mallar depoda yatıyor."
-
İşlemez, çalışmaz durumda kalmak
- "Gemi limanda yatıyor."
-
Bir özellik kazanmak için bir şeyin içinde beklemek
- "Turşu sirkede yatıyor."
-
Belli bir süreyi cezaevinde geçirmek
-
Ölü gömülmüş olmak
- "Mezarlık servilerinin altında ninelerim, teyzelerim yatarlardı."
-
Düz bir duruma gelmek, düzleşmek
- "Kumaş iyice ütülenince yattı."
-
[-le]
Cinsel ilişkide bulunmak
-
Bir düşünceyi veya bir öneriyi benimsemek, razı olmak
-
Heves etmek, eğimli olmak, eğilmek
- "Çalı süpürgelerinin kırmızı çiçeklerindeki bal kokusuna yatmışlardı."
-
[mecaz]
Bulunmak, var olmak
- "Her ayrıcalık hevesinin kökeninde bir kompleks, bir göstermecilik duygusu yattığı görülür."
-
[teklifsiz konuşmada]
Olumsuz veya başarısız bir sonuç almak
- "Takım bu sezon yattı."
-
İşsiz kalmak, çalışmamak
-
[argo]
Bilerek yenilmek, şike yapmak
-
[nesnesiz]
Bir yere veya bir şeyin üzerine boylu boyunca uzanmak
- MAVZER
-
Kelime Kökeni: (Mauser özel adından)
-
[isim, askerlik]
Atış hızı dakikada ortalama altı mermi olan ve orduda kullanılan bir tüfek tipi
- "Şimdi de kucağında evirip çevirdiği İngiliz malı, kız gibi mavzerine bakıyor, gözlerini ondan ayırmıyordu."
-
[isim, askerlik]
Atış hızı dakikada ortalama altı mermi olan ve orduda kullanılan bir tüfek tipi
- MAKYAJ
-
Kelime Kökeni: Fransızca maquillage
-
[isim]
Yüzü daha bakımlı ve güzel göstermek için kirpik, göz kapağı, burun, yanak ve dudaklara rimel, far, allık, fondöten, ruj vb. malzemeler sürme tekniği
- "Gece yüzüne yaptığı makyaj değme ustaların işiydi."
-
[sinema, televizyon]
İyi görüntü sağlamak, belli bir tip yaratmak veya yalnızca bazı düzeltmeler yapmak için oyuncunun yüzünde ve vücudunda yapılan boyama ve değişimler
-
[isim]
Yüzü daha bakımlı ve güzel göstermek için kirpik, göz kapağı, burun, yanak ve dudaklara rimel, far, allık, fondöten, ruj vb. malzemeler sürme tekniği
- MAHDUM
-
Kelime Kökeni: Arapça maḫdūm
-
[isim, eskimiş]
Bakınız oğul
- "Fakat ne olmuşsa olmuş, geçen gün bizim mahdum top oynarken koca alameti devirmiş."
-
[isim, eskimiş]
Bakınız oğul
- ŞAKIMA
-
-
[isim]
Şakımak işi; şakrama
-
[isim]
Şakımak işi; şakrama
- ÇIMACI
-
-
[isim]
Vapur iskelelerinde çıma uzatan veya tutan işçi
- "Kimimiz dümen tutar mavnalarda / Kimimiz çımacıdır halat başında"
-
[isim]
Vapur iskelelerinde çıma uzatan veya tutan işçi
- MAKYÖR
-
Kelime Kökeni: Fransızca maquilleur
-
[isim, sinema, televizyon]
İyi görüntü sağlamak, belli bir tip yaratmak veya yalnızca bazı düzeltmeler yapmak için oyuncunun yüzünde ve vücudunda yapılan boyama ve değişim yapan erkek
-
[isim, sinema, televizyon]
İyi görüntü sağlamak, belli bir tip yaratmak veya yalnızca bazı düzeltmeler yapmak için oyuncunun yüzünde ve vücudunda yapılan boyama ve değişim yapan erkek
- MAYTAP
-
Kelime Kökeni: Farsça māh + tāb
-
[isim]
Yandığında renkli ve parlak ışıklar saçan, şenlik gecelerinde yakılan havai fişek
-
[isim]
Yandığında renkli ve parlak ışıklar saçan, şenlik gecelerinde yakılan havai fişek
- KOPMAK
-
-
[nesnesiz]
Herhangi bir yerinden ikiye ayrılmak
- "Tel koptu. İp koptu."
-
Yerinden ayrılmak
- "Cezvenin sapı kopmuş. Düğme koptu."
-
Gövdeden ayrılmak
- "Ağacın dalları fırtınada koptu. Savaşta bacağı kopmuş."
-
[mecaz]
Gürültülü veya tehlikeli olaylar, birdenbire başlamak veya ortaya çıkmak
- "İçeride feryatlar koptu."
-
[mecaz]
Bütün ilişkileri kesilip büsbütün ayrılmak veya uzaklaşmak
- "Daha on altısında bile değilken en yakın insanından, annesinden koparak çıkıp gitmişti evden."
-
[mecaz]
Bakınız kurtulmak
-
[mecaz]
Çok ağrımak
- "Belim kopuyor."
-
[ağızlardan]
Koşmak, hızla gitmek
-
[nesnesiz]
Herhangi bir yerinden ikiye ayrılmak
- MİMARİ
-
Kelime Kökeni: Arapça miʿmārī
- BOZMAK
-
-
[-i]
Bir şeyi kendisinden beklenilen işi yapamayacak duruma getirmek
- "O kötü hayaller, güzel düşünceleri bozmaz."
-
Bir yerin, bir şeyin düzenini karıştırmak
-
Dokunmak, zarar vermek
- "Kendisini ziyaret eden gazetecilere dedi ki İtalya’da yemekler midemi bozdu."
-
Geçersiz, hükümsüz bir duruma getirmek; nakzetmek
- "Eğer nişanını bozduysa yazıklar olsun."
-
Büyük parayı küçük birimlere ayırmak
- "Bir milyon lira bozar mısın?"
-
Bozguna uğratmak
- "Düşman ordusunu bozmak."
-
Altını paraya çevirmek
-
Yabancı ülke parasını Türk parasına çevirmek
-
Bağ veya bostanın son ürününü toplamak
- "Bostanı bozduk."
-
Bir kızın bekâretine zarar vermek
-
Biçimini ve kullanılışını değiştirmek
- "Eskileri bozuyor; beni, çocuğu giydiriyor."
-
[mecaz]
Altüst etmek, çıkmaza sokmak
- "Tam biraz rahat edeceğim, işimi bozuyorsun."
-
[mecaz]
Bir kimseyi beklemediği bir davranış karşısında bırakarak veya bir yalanını ortaya çıkararak küçük düşürmek
- "Adamcağızı fena bozdunuz."
-
[-le, mecaz]
Aklını yitirecek derecede bir şeye düşkün olmak
- "Adamcağız politika ile bozmuş."
-
[mecaz]
Kötü duruma getirmek
-
[hukuk]
Mahkeme itiraz yoluyla verilen kararı değiştirmek, yeniden yargılamanın önünü açmak
-
[din bilimi]
Oruç, abdest vb.ni geçersiz duruma getirmek
- "Fakat plancılar bütün bu aşağılık iftiralar ve küfürle dolayısıyla papaza kızıp oruç bozmayacak kadar olgun ve şuurlu idiler."
-
[-i]
Bir şeyi kendisinden beklenilen işi yapamayacak duruma getirmek
- TAKMAK
-
-
[-i]
Bir şeyi başka bir yere uygun bir biçimde tutturmak, iliştirmek, geçirmek
- "Gözlüğünü takıp masaya eğildi."
-
[-e, nesnesiz]
Düğün vb. törenlerde takı armağan etmek
- "Geline pırlanta yüzük takmışlar."
-
[-e, -i]
Ad, lakap koymak
- "Ona bu adı kim takmıştır, ne zaman takmıştır, bilemiyor."
-
[nesnesiz]
Bakınız kuşanmak
- "Kılıç takmak."
-
Kendisiyle birlikte götürmek, yanına almak veya arkasından izletmek
- "Arabaya hafiye kıyafetinde polis memurları da takıyorlar."
-
[-e, mecaz]
Biriyle olumsuz olarak uğraşmak
- "Matematik öğretmeni ona taktığı için dersten kaldı."
-
[argo]
Borç bırakmak
- "Bu eve asilzadelerin biri girip öteki giderdi. Giden kirayı takar, gelen ortalığı kasıp kavururdu."
-
[argo]
Önemsemek, önem vermek; tınmak
- "Dün koskoca bir mebus kızıyken, bir zamanların Şalvarlı Nuriyesi'ni takar mıyım?"
-
[-den, -de, argo]
Sınavını başaramamak
- "Bütün derslerden takarak sınıfta kaldı."
-
[-i]
Bir şeyi başka bir yere uygun bir biçimde tutturmak, iliştirmek, geçirmek
- VATMAN
-
Kelime Kökeni: Fransızca wattman
-
[isim]
Tramvay sürücüsü
- "Yolda giderken / Vatman çan çalar, şoför korna"
-
[isim]
Tramvay sürücüsü
- OTOMAN
-
Kelime Kökeni: Fransızca ottoman
-
[isim]
Bir tür ipekli kumaş
-
Sedir biçiminde kanepe
-
[isim]
Bir tür ipekli kumaş
- MANZUM
-
Kelime Kökeni: Arapça manẓūm
-
[sıfat, edebiyat]
Şiir biçiminde yazılmış
- "Türk edebiyatında o zamana kadar böyle sembolik şahsiyetleri ele alarak manzum bir mesnevi yazılmamıştı."
-
[eskimiş]
Düzenli, muntazam
-
[sıfat, edebiyat]
Şiir biçiminde yazılmış