İçinde ma olan 6 harfli 646 kelime var. İçerisinde MA bulunan kelimeler listesini scrabble oyununda ya da Türkçe araştırmalarınızda kullanabilirsiniz. Bir de başında ma olan kelimeler listesine ya da sonu ma ile biten kelimeler listesine göz atmak isteyebilirsiniz. Ayrıca şunu da deneyebilirsiniz, işlerinizi kolaylaştıracak bir kelime bulucu: Kelime bulma makinesi

Harf Sayısına Göre Kelimeler

Kelime bulma makinesi Kelime bulma makinesi

Ma Harfleri ile Yazılabilecek Kelimeler

A M

2 Harfli Kelimeler

AM, MA

Daha kapsamlı sonuç için lütfen kelime bulma makinesini kullanın.


Bazı kelimelerin anlamları (Kaynak : TDK)

UYUTMA

  1. [isim] Uyutmak işi
    • "Size ninniler söyleyerek uyutması, döşeğinizin başında dikilip vücudunuzun baş eğmez haliyle alay edebilmek içindir." (Yüksel Yazıcı)
ISITMA

  1. [isim] Isıtmak işi; teshin
  2. [eskimiş, tıp] Bakınız sıtma
TERMAL

Kelime Kökeni: Fransızca thermal

  1. [isim] Sıcak kaplıca suyu
  2. Bu sudan yararlanma imkânı sağlayan kuruluş vb
YAZMAK

  1. [-i] Söz ve düşünceyi özel işaret veya harflerle anlatmak
    • "Büyük bir heyecan, bir haz içinde şu satırları yazıyorum." (Ömer Seyfettin)
  2. Yazı ile anlatmak, yazıya dökmek
    • "Adresini bilmiyorum ki yazayım."
  3. [-de] Yazar olarak görev yapmak
  4. [nesnesiz] Yazı ile bildirmek, haber vermek
    • "Mağlubiyet Almanya'yı karıştırmış, gazeteler yazıyor." (Attilâ İlhan)
  5. Bir bilim veya edebiyat eseri oluşturmak
  6. Sayaç vb. sayılarla niceliği belirtmek
  7. Bakınız kaydetmek
    • "Çocuğu okula yazdılar."
  8. Bir göreve almak
    • "O delikanlıyı polis yazmışlar."
  9. [mecaz] İnsanın geleceğini belirlemek
    • "Yazan böyle yazmış."
  10. [ağızlardan] Gelinin yüzünü süslemek
    • "Kalem alıp kaşın gözün yazmalı." (Halk türküsü)
MATRİS

Kelime Kökeni: Fransızca matrice

  1. [isim, eskimiş] Bakınız baskı kalıbı
  2. [fizik] Elektronik hesap makinelerinde, renkli televizyon vb. cihazlarda hesap ve kumanda işlemlerinin yapılmasını sağlayan elektronik devre; dizey
  3. [matematik] İstatistikte, bir elemanlar topluluğunun düzenlenmiş biçimi; dizey
  4. [matematik] Dikdörtgen bir dizi oluşturacak şekilde satır ve sütunlar hâlinde düzenlenmiş sayı kümesi; dizey
YATMAK

  1. [nesnesiz] Bir yere veya bir şeyin üzerine boylu boyunca uzanmak
    • "Dörtnala giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak." (Nâzım Hikmet)
  2. Uyumak veya dinlenmek için yatağa girmek
  3. Yatay veya yataya yakın bir duruma gelmek, eğilmek
    • "Rüzgârdan bütün ekinler yattı. Gemi sağa yattı."
  4. Geceyi geçirmek üzere bir yerde kalmak
    • "Bu gece nerede yatacağız?"
  5. Boş yere beklemek
    • "Mallar depoda yatıyor."
  6. İşlemez, çalışmaz durumda kalmak
    • "Gemi limanda yatıyor."
  7. Bir özellik kazanmak için bir şeyin içinde beklemek
    • "Turşu sirkede yatıyor."
  8. Belli bir süreyi cezaevinde geçirmek
  9. Ölü gömülmüş olmak
    • "Mezarlık servilerinin altında ninelerim, teyzelerim yatarlardı." (Halikarnas Balıkçısı)
  10. Düz bir duruma gelmek, düzleşmek
    • "Kumaş iyice ütülenince yattı."
  11. [-le] Cinsel ilişkide bulunmak
  12. Bir düşünceyi veya bir öneriyi benimsemek, razı olmak
  13. Heves etmek, eğimli olmak, eğilmek
    • "Çalı süpürgelerinin kırmızı çiçeklerindeki bal kokusuna yatmışlardı." (Sait Faik Abasıyanık)
  14. [mecaz] Bulunmak, var olmak
    • "Her ayrıcalık hevesinin kökeninde bir kompleks, bir göstermecilik duygusu yattığı görülür." (Haldun Taner)
  15. [teklifsiz konuşmada] Olumsuz veya başarısız bir sonuç almak
    • "Takım bu sezon yattı."
  16. İşsiz kalmak, çalışmamak
  17. [argo] Bilerek yenilmek, şike yapmak
MAVZER

Kelime Kökeni: (Mauser özel adından)

  1. [isim, askerlik] Atış hızı dakikada ortalama altı mermi olan ve orduda kullanılan bir tüfek tipi
    • "Şimdi de kucağında evirip çevirdiği İngiliz malı, kız gibi mavzerine bakıyor, gözlerini ondan ayırmıyordu." (Tarık Buğra)
MAKYAJ

Kelime Kökeni: Fransızca maquillage

  1. [isim] Yüzü daha bakımlı ve güzel göstermek için kirpik, göz kapağı, burun, yanak ve dudaklara rimel, far, allık, fondöten, ruj vb. malzemeler sürme tekniği
    • "Gece yüzüne yaptığı makyaj değme ustaların işiydi." (Fikret Otyam)
  2. [sinema, televizyon] İyi görüntü sağlamak, belli bir tip yaratmak veya yalnızca bazı düzeltmeler yapmak için oyuncunun yüzünde ve vücudunda yapılan boyama ve değişimler
MAHDUM

Kelime Kökeni: Arapça maḫdūm

  1. [isim, eskimiş] Bakınız oğul
    • "Fakat ne olmuşsa olmuş, geçen gün bizim mahdum top oynarken koca alameti devirmiş." (Haldun Taner)
ŞAKIMA

  1. [isim] Şakımak işi; şakrama
ÇIMACI

  1. [isim] Vapur iskelelerinde çıma uzatan veya tutan işçi
    • "Kimimiz dümen tutar mavnalarda / Kimimiz çımacıdır halat başında" (Orhan Veli Kanık)
MAKYÖR

Kelime Kökeni: Fransızca maquilleur

  1. [isim, sinema, televizyon] İyi görüntü sağlamak, belli bir tip yaratmak veya yalnızca bazı düzeltmeler yapmak için oyuncunun yüzünde ve vücudunda yapılan boyama ve değişim yapan erkek
MAYTAP

Kelime Kökeni: Farsça māh + tāb

  1. [isim] Yandığında renkli ve parlak ışıklar saçan, şenlik gecelerinde yakılan havai fişek
KOPMAK

  1. [nesnesiz] Herhangi bir yerinden ikiye ayrılmak
    • "Tel koptu. İp koptu."
  2. Yerinden ayrılmak
    • "Cezvenin sapı kopmuş. Düğme koptu."
  3. Gövdeden ayrılmak
    • "Ağacın dalları fırtınada koptu. Savaşta bacağı kopmuş."
  4. [mecaz] Gürültülü veya tehlikeli olaylar, birdenbire başlamak veya ortaya çıkmak
    • "İçeride feryatlar koptu." (Sait Faik Abasıyanık)
  5. [mecaz] Bütün ilişkileri kesilip büsbütün ayrılmak veya uzaklaşmak
    • "Daha on altısında bile değilken en yakın insanından, annesinden koparak çıkıp gitmişti evden." (Ahmet Ümit)
  6. [mecaz] Bakınız kurtulmak
  7. [mecaz] Çok ağrımak
    • "Belim kopuyor."
  8. [ağızlardan] Koşmak, hızla gitmek
MİMARİ

Kelime Kökeni: Arapça miʿmārī

  1. [isim] Bakınız mimarlık
    • "Mimaride cılız eserler vücuda geliyordu." (Burhan Felek)
  2. Bakınız yapı
  3. [sıfat] Mimarlıkla ilgili, mimarlığa ilişkin
BOZMAK

  1. [-i] Bir şeyi kendisinden beklenilen işi yapamayacak duruma getirmek
    • "O kötü hayaller, güzel düşünceleri bozmaz." (Mehmed Paksu)
  2. Bir yerin, bir şeyin düzenini karıştırmak
  3. Dokunmak, zarar vermek
    • "Kendisini ziyaret eden gazetecilere dedi ki İtalya’da yemekler midemi bozdu." (Mevlüt Çelebi)
  4. Geçersiz, hükümsüz bir duruma getirmek; nakzetmek
    • "Eğer nişanını bozduysa yazıklar olsun." (Memduh Şevket Esendal)
  5. Büyük parayı küçük birimlere ayırmak
    • "Bir milyon lira bozar mısın?"
  6. Bozguna uğratmak
    • "Düşman ordusunu bozmak."
  7. Altını paraya çevirmek
  8. Yabancı ülke parasını Türk parasına çevirmek
  9. Bağ veya bostanın son ürününü toplamak
    • "Bostanı bozduk."
  10. Bir kızın bekâretine zarar vermek
  11. Biçimini ve kullanılışını değiştirmek
    • "Eskileri bozuyor; beni, çocuğu giydiriyor." (Ömer Seyfettin)
  12. [mecaz] Altüst etmek, çıkmaza sokmak
    • "Tam biraz rahat edeceğim, işimi bozuyorsun." (Sait Faik Abasıyanık)
  13. [mecaz] Bir kimseyi beklemediği bir davranış karşısında bırakarak veya bir yalanını ortaya çıkararak küçük düşürmek
    • "Adamcağızı fena bozdunuz."
  14. [-le, mecaz] Aklını yitirecek derecede bir şeye düşkün olmak
    • "Adamcağız politika ile bozmuş."
  15. [mecaz] Kötü duruma getirmek
  16. [hukuk] Mahkeme itiraz yoluyla verilen kararı değiştirmek, yeniden yargılamanın önünü açmak
  17. [din bilimi] Oruç, abdest vb.ni geçersiz duruma getirmek
    • "Fakat plancılar bütün bu aşağılık iftiralar ve küfürle dolayısıyla papaza kızıp oruç bozmayacak kadar olgun ve şuurlu idiler." (Doğan Avcıoğlu)
TAKMAK

  1. [-i] Bir şeyi başka bir yere uygun bir biçimde tutturmak, iliştirmek, geçirmek
    • "Gözlüğünü takıp masaya eğildi." (Refik Halit Karay)
  2. [-e, nesnesiz] Düğün vb. törenlerde takı armağan etmek
    • "Geline pırlanta yüzük takmışlar."
  3. [-e, -i] Ad, lakap koymak
    • "Ona bu adı kim takmıştır, ne zaman takmıştır, bilemiyor." (Haldun Taner)
  4. [nesnesiz] Bakınız kuşanmak
    • "Kılıç takmak."
  5. Kendisiyle birlikte götürmek, yanına almak veya arkasından izletmek
    • "Arabaya hafiye kıyafetinde polis memurları da takıyorlar." (Yusuf Ziya Ortaç)
  6. [-e, mecaz] Biriyle olumsuz olarak uğraşmak
    • "Matematik öğretmeni ona taktığı için dersten kaldı."
  7. [argo] Borç bırakmak
    • "Bu eve asilzadelerin biri girip öteki giderdi. Giden kirayı takar, gelen ortalığı kasıp kavururdu." (Peyami Safa)
  8. [argo] Önemsemek, önem vermek; tınmak
    • "Dün koskoca bir mebus kızıyken, bir zamanların Şalvarlı Nuriyesi'ni takar mıyım?" (Adalet Ağaoğlu)
  9. [-den, -de, argo] Sınavını başaramamak
    • "Bütün derslerden takarak sınıfta kaldı."
VATMAN

Kelime Kökeni: Fransızca wattman

  1. [isim] Tramvay sürücüsü
    • "Yolda giderken / Vatman çan çalar, şoför korna" (Behçet Necatigil)
OTOMAN

Kelime Kökeni: Fransızca ottoman

  1. [isim] Bir tür ipekli kumaş
  2. Sedir biçiminde kanepe
MANZUM

Kelime Kökeni: Arapça manẓūm

  1. [sıfat, edebiyat] Şiir biçiminde yazılmış
    • "Türk edebiyatında o zamana kadar böyle sembolik şahsiyetleri ele alarak manzum bir mesnevi yazılmamıştı." (Asaf Halet Çelebi)
  2. [eskimiş] Düzenli, muntazam
Kelime Anlamları Kaynağı : Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlüğü