İçinde km olan 6 harfli 46 kelime var. İçerisinde KM bulunan kelimeler listesini scrabble oyununda ya da Türkçe araştırmalarınızda kullanabilirsiniz. Bir de başında km olan kelimeler listesine ya da sonu km ile biten kelimeler listesine göz atmak isteyebilirsiniz. Ayrıca şunu da deneyebilirsiniz, işlerinizi kolaylaştıracak bir kelime bulucu: Kelime bulma makinesi
Harf Sayısına Göre Kelimeler
Daha kapsamlı sonuç için lütfen kelime bulma makinesini kullanın.
Bazı kelimelerin anlamları (Kaynak : TDK)
- İRKMEK
-
-
[nesnesiz, ağızlardan]
Birikmek, toplanmak
-
[eskimiş]
Biriktirmek, toplamak
-
[nesnesiz, ağızlardan]
Birikmek, toplanmak
- PEKMEZ
-
-
[isim]
Genellikle üzüm, dut vb. meyvelerin kaynatılarak koyulaştırılmış biçimi
-
[isim]
Genellikle üzüm, dut vb. meyvelerin kaynatılarak koyulaştırılmış biçimi
- ÇIKMAK
-
-
[-den]
İçeriden dışarıya varmak, gitmek
- "Ortalık ağarırken bir arkadaşımla yorgun adımlarla konaktan çıktık."
-
[nesnesiz]
Elde edilmek, sağlanmak, istihsal edilmek
- "Bu mülakatımızdan esaslı bir netice çıkmadı."
-
[nesnesiz]
Bir meslek veya bilim kurumunda okuyup yetişmek, mezun olmak
- "Çiçeği burnunda subay çıkar çıkmaz, ben size bir emir eri bulurum."
-
Bulunduğu yeri bırakıp başka yere geçmek, taşınmak, ayrılmak, ilgisini kesmek
- "Yeni evimizden çıkıp eski evimize taşındık."
-
Süresi dolduğunda ayrılmak
- "Hastaneden çıkıp yollarda yürüyen kadın, annemin ölümüne ağlayan ben miydim..."
-
[nesnesiz]
Yapılmak, yürümek
- "Bu dairede işler kolay çıkmaz."
-
Yetişecek ölçüde olmak
- "Bundan kendime manto yaparım, oğlana da bir palto çıkar... dedi."
-
Bir şeyden bir şey eksilmek
- "Dörtten iki çıkarsa iki kalır."
-
Meydana gelmek
- "Uygunsuz dediğim vakalardan biri bir salon oyunu yüzünden çıkmıştır."
-
[nesnesiz]
Sıyrılmak, ayrılmak
- "Parkın merdivenini inerken, çıplak ayağına giydiği eski mest lastiğinin teki, fırladı, ayağından çıktı."
-
[nesnesiz]
Herhangi bir durumda olduğu anlaşılmak
- "Osman Seden beni komedi filminde deneyip büyük bir başarı kazanınca bundan hepimiz kârlı çıktık."
-
Bir durumla ilgili niteliklerini yitirmek, bir durumdan başka bir duruma geçmek
- "Çok sonra öğrenecek bunu. Çok sonra, çocukluktan çıkıp kocaman adam olduktan sonra."
-
[-i]
Bir şeyin yukarısına doğru yürümek
- "Uzun, dik merdivenli bir yokuşu çıktık."
-
[nesnesiz, -de]
Bir inceleme, bir araştırma sonucu ... bulunmak
- "Sularda bakteri çıktı."
-
[-e]
Yetkili birinin makamına iş için gitmek
- "Hazırladığı raporları yırtmış ve Ali Rıza Paşa’nın makamına çıkarak duyduklarını şifahen nakletmişti."
-
[-e]
Talihine veya payına düşmek, isabet etmek, vurmak
- "Kendine on altı bin lira piyango çıkmış bir kimsenin birkaç yüz kuruşu ödeyememesi dosta düşmana garip görünecekti."
-
[nesnesiz]
Bir konu yetkililerce karara bağlanmak
-
[-e]
Mal olmak
- "Bu ev dört milyara çıktı."
-
[-e]
Oyunda herhangi bir rolü oynamak
- "Arsız ve aptal mahalle çocuğu rolüne çıkmıştı."
-
[-e]
Bir yere ulaşmak, varmak
- "Karşı kaldırıma geçtiler, sağa sola saptılar, demir yoluna çıktılar."
-
[-e]
Karaya ayak basmak
- "1919 senesi Mayıs'ının on dokuzuncu günü Samsun'a çıktım."
-
[nesnesiz]
Yayılmak, duyulmak
- "Başından beri gazetelerde enstitü hakkında havadisler çıkıyordu."
-
[nesnesiz]
Olmak, bulunmak, var olmak
- "Bayramın son günü her iki kadının da işleri çıkmıştı."
-
[-e]
Bir iddia ile ortalıkta görünmek
- "Sen onun karşısına çapkın bir adam gibi çıktın."
-
[nesnesiz, -den]
Koku, ses vb. yayılmak
- "Lağımdan pis kokular çıkıyor."
-
[-e]
Karşı gelebilmek, boy ölçüşmek
- "Güreşte ona çıkacak kimse yok."
-
[-e]
Bir şey bulaşmak
- "Uçmadan önce yaldızlı tozdan pulları elime çıktı."
-
[-i]
Binaya kat eklemek
- "Göl kıyısındaki evlerinin üzerine yeni bir kat çıkmışlar, verandanın önüne üzüm asması sardırmışlar..."
-
[-e]
Bir sebeple bulunulan yerden ayrılmak
- "Bu kahveden sıkıldın, ötekine çıkarsın, anladın mı?"
-
[nesnesiz]
Niteliği sonradan anlaşılmak
- "Eyvah, bu da ötekiler gibi soysuz çıktı."
-
[nesnesiz]
Belirmek, tanınmak
- "Bir ilçe belediye başkanı hepsinden açıkgöz çıktı."
-
[nesnesiz]
Davranışta herhangi bir niteliği bulunmak
- "Oğlan akıllı çıktı, kimleri bulacağını, kimlerle çalışacağını bildi."
-
[nesnesiz]
Yerinden oynamak
- "Fukaranın hem sağ bileği çıkmış hem davulu patlamıştı."
-
[nesnesiz]
Görünür veya belli bir durumda bulunmak
- "Yüzünün derisi buruşmuş, elmacık kemikleri çıkmıştı."
-
[nesnesiz]
Oluşmak, olmak
- "Birdenbire öyle soğuk çıktı ki pirinç tanelerini tutamaz oldum, parmaklarım şakır şakır titriyor!"
-
[nesnesiz]
Piyasaya sürülmek
-
[nesnesiz]
Bitmek, büyümek, sürmek
- "Mayısın ortası olmadan ekinler çıktı."
-
[nesnesiz]
Emir, talimat vb. verilmek
- "Dört gün, dört gece yanına kimse varmayacak diye emir çıktı."
-
[nesnesiz]
Ay veya mevsim geçmek
- "Kış çıktı, bahar geldi, uzun tatil ayları geldi, Cevdet Bey’in yeri dolmadı."
-
[nesnesiz]
Yeni yetişip satışa sunulmak
- "Önce badem ağacı çiçek açtı, sonra çağlalar ağaçları süsledi. Ardından erikler çıktı."
-
[nesnesiz]
Bakınız yükselmek
- "Fiyatlar çıktı."
-
[nesnesiz]
Sesini yükseltmek
-
[nesnesiz, -den]
Giderilmek, yok olmak
- "Gerçekten adamın kolundaki leke çıktı. Çıktı ama, üzerindeki kumaş da eriyip gitti..."
-
[-den]
Bir şeyi unutmak
- "İlk girdiğim zaman belki caddeden geçer, görürüm falan derken lafa dalmışım, hatırımdan çıktı."
-
[nesnesiz]
Ay, Güneş görünmek
- "Hava açılmış, ay çıkmıştı."
- "Güneş seni ısıtmak için çıkıyordu."
-
[nesnesiz]
Kitap, dergi vb. yayımlanmak
- "Yeni çıkmış Fransızca bir iki kitap bulunurdu."
-
[nesnesiz]
Aktarılmış olmak
- "Çok geçmeden haber çıkacağını kadınlık insiyakıyla derhâl sezmişti."
-
[nesnesiz]
Gerçek hâle gelmek
- "İnsanın her gördüğü rüya çıkmaz ya!"
-
[nesnesiz]
Bulunduğu yerden fırlamak, kopmak
- "Arabanın direksiyonu çıkmak."
-
Bir şeyin düzeni bozulmak, eskisinden daha değişik, kötü bir duruma girmek
- "Artık yaşanılır olmaktan çıktı İstanbul. Yaşanılır gibi değil. Daha doğrusu, İstanbul, İstanbul olmaktan çıktı."
-
[-le]
Flört etmek
- "Sevim, senden başka bir kızla çıkmadım."
-
[-e]
Erişmek, görmek
- "Aklı başında ama sabaha çıkamayacağına kalıbımı basarım."
-
[mecaz]
Harcamak zorunda kalmak
- "Geçen hafta düğünümüz oldu. Çok paradan çıktım."
-
[-i, argo]
Vermeye katlanmak
- "Çık bakalım paraları. Şıkır, şıkır... Bir, iki, üç... On, yirmi, otuz..."
-
[-den]
İçeriden dışarıya varmak, gitmek
- HÜKMEN
-
Kelime Kökeni: Arapça ḥukmen
-
[zarf]
Hakem kararıyla
- "Pehlivan hükmen galip ilan edildi."
-
Verilen karara göre, karar gereği
-
[zarf]
Hakem kararıyla
- TAKMAK
-
-
[-i]
Bir şeyi başka bir yere uygun bir biçimde tutturmak, iliştirmek, geçirmek
- "Gözlüğünü takıp masaya eğildi."
-
[-e, nesnesiz]
Düğün vb. törenlerde takı armağan etmek
- "Geline pırlanta yüzük takmışlar."
-
[-e, -i]
Ad, lakap koymak
- "Ona bu adı kim takmıştır, ne zaman takmıştır, bilemiyor."
-
[nesnesiz]
Bakınız kuşanmak
- "Kılıç takmak."
-
Kendisiyle birlikte götürmek, yanına almak veya arkasından izletmek
- "Arabaya hafiye kıyafetinde polis memurları da takıyorlar."
-
[-e, mecaz]
Biriyle olumsuz olarak uğraşmak
- "Matematik öğretmeni ona taktığı için dersten kaldı."
-
[argo]
Borç bırakmak
- "Bu eve asilzadelerin biri girip öteki giderdi. Giden kirayı takar, gelen ortalığı kasıp kavururdu."
-
[argo]
Önemsemek, önem vermek; tınmak
- "Dün koskoca bir mebus kızıyken, bir zamanların Şalvarlı Nuriyesi'ni takar mıyım?"
-
[-den, -de, argo]
Sınavını başaramamak
- "Bütün derslerden takarak sınıfta kaldı."
-
[-i]
Bir şeyi başka bir yere uygun bir biçimde tutturmak, iliştirmek, geçirmek
- SİLKME
-
-
[isim]
Silkmek işi
-
İri doğranmış kabak, patlıcan vb. sebzelerle yapılan et yemeği
- "Patlıcan silkmesi."
-
[spor]
Halterde ayakları açarak halteri önce omuz üstüne sonra baş üstüne, dirsekleri bükmeden kaldırma biçimi
-
[isim]
Silkmek işi
- ÇIKMAZ
-
-
[isim]
Sonu kapalı, çıkış yeri olmayan, hiçbir yere ulaşamayan yol, sokak
- "Bu apartmanın olduğu çıkmazda bir garaj, bir eski ahır, üç esrarlı ve daima kapalı depodan başka bir şey yoktur."
-
[sıfat, mecaz]
Çözüme ulaşmayan, çözüm yolu olmayan
-
[isim]
Sonu kapalı, çıkış yeri olmayan, hiçbir yere ulaşamayan yol, sokak
- SÖKMEK
-
-
[-i]
Bir şeyi bulunduğu yerden kuvvet kullanarak veya gevşeterek çıkarmak, çekip ayırmak
- "Bu çoban öyle güçlü görünüyor ki şu yandaki ağacı kavrasa dibinden söker götürür."
-
Kurulmuş bir şeyi parçalarına ayırmak
- "Makineyi sökmek."
-
Rüzgâr, sel, akarsu, bir şeyi yerinden çıkarmak, götürmek
-
Geçip gitmeye engel olan zorlukları atlatmak
- "Araba çamuru sökemedi. Gemi akıntıyı söktü."
-
Karışık bir yazıyı okumak
- "Çok okunaksız bir yazı. Ben söker gibi oldum."
-
Örülmüş, dikilmiş şeyin, örgüsünü veya dikişini ayırmak
-
Balgam vb.nin çıkmasını, akmasını kolaylaştırmak
- "Özellikle gıcık şeklindeki öksürüklerde balgamı sökerek rahatlamaya yardımcı olur."
-
[-den]
Ayırmak, uzaklaştırmak, vazgeçirmek
- "Saplandığı fikirlerden sökemezdiniz."
-
[mecaz]
Okuyabilme becerisini kazanmak
- "Bunların Fransızcasını sökmek bir mesele, manalarını sökmek ikinci bir meseledir."
-
[nesnesiz, argo]
Geçmek, etki yapmak
- "Ne yaparsın, dedi, burada böyle söküyor!"
-
[nesnesiz, teklifsiz konuşmada]
Gelmeye başlamak veya çıkagelmek
- "Şermin'le Nermin tam bir saat sonra yani saat beş buçukta söktüler."
-
[-i]
Bir şeyi bulunduğu yerden kuvvet kullanarak veya gevşeterek çıkarmak, çekip ayırmak
- SEKMAN
- ...
- SEKMEN
-
- SEKMEK
-
-
[nesnesiz]
Tek veya iki ayak üzerinde sıçramak
- "Evden yola, yoldan eve varabilmek için evvelce yerleştirilmiş iri kayalar üzerinde sekmek gerekirdi."
-
Tek veya iki ayak üzerinde sıçrayarak ilerlemek
-
Atılan bir nesne bir yere dokunduktan sonra sıçrayarak gitmek
-
Bir yere, bir cisme çarparak yön değiştirmek; cıvmak
- "Mermi sekti."
-
Aralık vermek
- "Hastanın ateşi bir gün bile sekmedi."
-
[nesnesiz]
Tek veya iki ayak üzerinde sıçramak
- BIKMAK
-
-
[-den]
Tekrarlanması, sürüp gitmesi yüzünden bir şeyden doygunluk veya yorgunluk duyarak onu istemez duruma gelmek
-
[mecaz]
Dayanamaz duruma gelmek
- "Hayır, hayır, sadece bıktığı için terk etti kadını, bıkmak yeteri kadar bir sebeptir, Almanya yahut başka bir kadın olması ille gerekmez."
-
[-den]
Tekrarlanması, sürüp gitmesi yüzünden bir şeyden doygunluk veya yorgunluk duyarak onu istemez duruma gelmek
- AYIKMA
-
-
[isim]
Ayıkmak işi
-
[isim]
Ayıkmak işi
- KOKMUŞ
-
-
[sıfat]
Çürüyüp bozularak kötü kokan; kokuşuk, müteaffin
-
[mecaz]
Yerinden kımıldamaya üşenen, tembel, miskin olan (kimse)
- "Kokmuş adam."
-
[mecaz]
Çok bilinen, değersiz, önemsiz olan
- "Ve sen o kokmuş tangoyu on sekizinci defa dinleyeceksin."
-
[sıfat]
Çürüyüp bozularak kötü kokan; kokuşuk, müteaffin
- DÖKMEK
-
-
[-i]
Sıvı veya tane durumunda olan şeyleri bulundukları kaptan başka bir yere boşaltmak
- "İhtiyar karısı pırıl pırıl kalaylı maşrapa ile ona su dökecek."
-
Belli bir yere boşaltmak
- "Mebrure’nin yardımını reddederek yarım bardak suya bu kâğıdın içindeki tozu döktü, küçük bir kaşıkla karıştırarak ilacı bir hamlede içti."
-
Bakınız akıtmak
- "Annem bunu sezdiği gün, babamın arkasından döktüğü yaşları unutacak kadar bedbaht olur."
-
[-e]
Bakınız saçmak
- "Tavuklara yem döktü."
-
Bir şeyi salmak, bırakmak
-
Üstünde bulunan bir şeyi düşürmek
- "Yapraklarını dökmüş iki söğüt ağacı..."
-
Teninde kızamık, kızıl, suçiçeği hastalıklarında olduğu gibi kırmızı lekeler çıkmak
-
Maden, mum eriyiği veya çimento, alçı vb.ni kalıba akıtarak biçim vermek, döküm yapmak
- "Heykel ilkin çamurdan yapılıyor, sonra kalıbını çıkarıp tunçtan dökecekler."
-
Sulu hamuru kızgın yağ veya tepsinin içine akıtarak pişirmek
- "Lokma dökmek. Kadayıf dökmek."
-
Bir yere çokça bir şey yığmak, taşımak
- "Sınıra asker dökmek."
-
[nesnesiz]
Çok söylemek
- "Dil dökmek."
-
Bir şeyi yok etmek için atmak
- "Satılmayan hamsileri denize döktüler."
-
[-e]
Bir işte veya bir konuyu ele alış biçiminde değişiklik yapmak
- "Şimdi maşallah açılmaya başladım diye söylenirsin, işi ahbaplığa dökersin, olur gider."
-
Yakmak, tutuşturmak
- "Sabah ve akşam kahvaltıları için mangal döktürürdü. Mangal yakmak denmezdi. Mangalı dök, tutuştur denirdi."
-
Kullanmak, harcamak, sarf etmek
- "Dimağ ve beden cevherlerini döken çocukları hesaplı bir kalori ile beslemek lazımdı."
-
[mecaz]
Çok sayıda öğrenciyi sınavda veya bir üst sınıfa geçirmede başarısız saymak
- "Sınıfın yarısını döktüler."
-
[nesnesiz, mecaz]
Bol bol vermek, ödemek, sarf etmek
- "Para dökmek."
-
[mecaz]
Açığa vurmak, söylemek, ortaya koymak
- "Acaba biraz anlatsan, derdini döksen olmaz mı?"
-
[-i]
Sıvı veya tane durumunda olan şeyleri bulundukları kaptan başka bir yere boşaltmak
- TIKMAK
-
-
[-e, -i]
İterek, zorla, aceleyle sokmak
- "Her birinin ağzına avucundaki et parçasını tıktı."
-
Bakınız sıkıştırmak
-
[teklifsiz konuşmada]
Bakınız sokmak
- "Hesap kitap, müfettiş derken Aslan'ı kafese tıkmışlar."
-
[-e, -i]
İterek, zorla, aceleyle sokmak
- KOKMAK
-
-
[nesnesiz]
Koku çıkarmak
- "Her gelişinde üzeri yabancı lavantalar kokuyor."
-
Bakınız kokuşmak
- "Bir çadıra konmuş, ağzı odunla açık tutulan bu köpek balığı kokuncaya kadar halka gösterildi."
-
[mecaz]
Olacağıyla ilgili belirtiler göstermek, olacağı hissedilmek
- "Ortalık savaş kokuyordu."
-
[mecaz]
Kokusu gelmek
- "Kızartma kokmuştur, hemen biraz ye."
-
[nesnesiz]
Koku çıkarmak
- ÇEKMEK
-
-
[-e, -i]
Bir şeyi tutup kendine veya başka bir yöne doğru yürütmek
- "Hepsi iskemleleri çekerek masanın etrafında bir halka yapmaya hazırlanıyorlardı."
-
Taşıtı bir yere bırakmak, koymak
-
Bakınız germek
- "İpi çekmek."
-
İçine almak, emmek
-
Bir yerden başka bir yere taşımak
- "Ekini tarladan çekmek."
-
Bir amaçla ortadan kaldırmak
- "Piyasadaki parayı çekmek."
-
Üzerinde bulunan bir silahla saldırmak için davranmak
- "Elindeki tabancayı tetiğine basmak için yeni çekivermiş gibiydi."
-
Atmak, vurmak
- "Dayak çekmek. Şut çekmek."
-
Bir kimseyi veya bir şeyi geri almak
-
Güç durumlara dayanmak, katlanmak
- "Yalnız bende meçhul bir hastalık vardı. Sekiz yaşından beri çekiyordum."
-
Tartıda ağırlığı olmak
- "Tartsaydınız kırk, kırk beş kilodan fazla çekmezdi."
-
Bakınız döşemek
- "Kablo çekmek."
-
Herhangi bir engel kurmak
- "Derenin kış yaz kurumayan suları böğürtlen fidanlarını yükseltmiş, iki tarafa yemiş dolu bir koyu çit çekmiş."
-
Şans denemek amacıyla hazırlanmış kâğıtlardan birini almak
- "Birisi niyet çeksin de biz de bir lokma bir şey yiyelim diye bekleşiyorlar."
-
İmbik yardımı ile elde etmek
- "İspirto çekmek. Gül yağı çekmek."
-
Çizgi durumunda uzatmak
-
Aynısını yazmak veya çizmek
- "Yazıyı temize çekmek. Kopya çekmek."
-
Tedavi amacıyla şişe, vantuz, sülük vb.ni uygulamak
- "Bardak çekmek."
-
Bir yerden bir şeyi yukarı doğru almak
-
Görüntüyü bir aletle özel bir nesne üzerine kaydetmek
- "Fotoğraf çekmek. Film çekmek."
-
Taşıma gücü olmak
- "Bu araba 500 kilodan çok yük çekmez."
-
Bir şeyi öğütmek
- "Kahve çekmek."
-
Protesto, poliçe, çek vb. düzenleyip yürürlüğe koymak
-
Hoşa gitmek, sarmak
-
Kaçan ilmeği örmek
- "Çorap çekmek."
-
Masrafını karşılamak, ikramda bulunmak
- "Beni Konya Lezzet Lokantasına götürdü, âlâ bir öğle yemeği çekti."
-
Bir duyguyu içinde yaşatmak
- "Ona yanıyorum, onun hasretini çekiyorum."
-
Yürütmek, sürmek
- "Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın."
-
[-e]
Bir kimse ailesinden birine herhangi bir bakımdan benzemek
- "Yeğeninin ona çeken tek yanı yoktur."
-
Bir şeyin içyüzünü anlamak amacıyla bir kimseyi sıkıştırmak
- "Sorguya çekmek."
-
[-e, -i]
Herhangi bir anlama almak
- "Bak, sözümü nereye çekti!"
-
[-e, -i]
Örtmek, giymek
- "Yorganınızı başınıza çeker ve uykunuza devam edersiniz."
-
[-e, -i]
Dişi hayvanı çiftleşmek için erkeğin yanına götürmek
-
Yol, ay sürmek
- "Sevmediğim ayların çoğu otuz bir çeker, uzundur."
-
[nesnesiz]
Daralıp kısalmak
- "Kumaşı yıkayınca çekti."
-
Bir şeyi asmak
- "Açıkta durduk. Demir attık. Kayığa tehlike bayrakları çektik."
-
Boya, badana vb. sürmek
-
Bir şey yollamak
- "Çektikleri telgrafı babasıyla annesi, bakalım, alabilecekler mi?"
-
Bir şeyi emip dışarıya çıkarmak
- "Tulumba, suyu iyi çekiyor. Baca iyi çekiyor."
-
Hamur vb. iyice pişmiş duruma gelmek
-
[fizik]
Bir cisim, belli bir yakınlıktaki başka bir cismi kendisine yaklaşmaya zorlamak, itmek karşıtı
-
[teknik]
Vericiden gelen dalgaları algılayarak televizyon, radyo, telefon vb. aygıtlarla bağlantı kurmak
-
[argo]
İçki içmek
- "Çok kimse rakısını bağında çekiyordu."
-
[-e, -i]
Bir şeyi tutup kendine veya başka bir yöne doğru yürütmek
- TEKMAN
-
-
[isim]
Erzurum iline bağlı ilçelerden biri
-
[isim]
Erzurum iline bağlı ilçelerden biri
- ÇEKMEN
-
-
[isim]
Bakınız vantuz
-
[isim]
Bakınız vantuz