İçinde km olan 6 harfli 46 kelime var. İçerisinde KM bulunan kelimeler listesini scrabble oyununda ya da Türkçe araştırmalarınızda kullanabilirsiniz. Bir de başında km olan kelimeler listesine ya da sonu km ile biten kelimeler listesine göz atmak isteyebilirsiniz. Ayrıca şunu da deneyebilirsiniz, işlerinizi kolaylaştıracak bir kelime bulucu: Kelime bulma makinesi

Harf Sayısına Göre Kelimeler

Kelime bulma makinesi Kelime bulma makinesi

Daha kapsamlı sonuç için lütfen kelime bulma makinesini kullanın.


Bazı kelimelerin anlamları (Kaynak : TDK)

İRKMEK

  1. [nesnesiz, ağızlardan] Birikmek, toplanmak
  2. [eskimiş] Biriktirmek, toplamak
PEKMEZ

  1. [isim] Genellikle üzüm, dut vb. meyvelerin kaynatılarak koyulaştırılmış biçimi
ÇIKMAK

  1. [-den] İçeriden dışarıya varmak, gitmek
    • "Ortalık ağarırken bir arkadaşımla yorgun adımlarla konaktan çıktık." (Falih Rıfkı Atay)
  2. [nesnesiz] Elde edilmek, sağlanmak, istihsal edilmek
    • "Bu mülakatımızdan esaslı bir netice çıkmadı." (Atatürk)
  3. [nesnesiz] Bir meslek veya bilim kurumunda okuyup yetişmek, mezun olmak
    • "Çiçeği burnunda subay çıkar çıkmaz, ben size bir emir eri bulurum." (Haldun Taner)
  4. Bulunduğu yeri bırakıp başka yere geçmek, taşınmak, ayrılmak, ilgisini kesmek
    • "Yeni evimizden çıkıp eski evimize taşındık." (Yusuf Ziya Ortaç)
  5. Süresi dolduğunda ayrılmak
    • "Hastaneden çıkıp yollarda yürüyen kadın, annemin ölümüne ağlayan ben miydim..." (Erendiz Atasü)
  6. [nesnesiz] Yapılmak, yürümek
    • "Bu dairede işler kolay çıkmaz."
  7. Yetişecek ölçüde olmak
    • "Bundan kendime manto yaparım, oğlana da bir palto çıkar... dedi." (Aziz Nesin)
  8. Bir şeyden bir şey eksilmek
    • "Dörtten iki çıkarsa iki kalır."
  9. Meydana gelmek
    • "Uygunsuz dediğim vakalardan biri bir salon oyunu yüzünden çıkmıştır." (Reşat Nuri Güntekin)
  10. [nesnesiz] Sıyrılmak, ayrılmak
    • "Parkın merdivenini inerken, çıplak ayağına giydiği eski mest lastiğinin teki, fırladı, ayağından çıktı." (Samim Kocagöz)
  11. [nesnesiz] Herhangi bir durumda olduğu anlaşılmak
    • "Osman Seden beni komedi filminde deneyip büyük bir başarı kazanınca bundan hepimiz kârlı çıktık." (Öztürk Serengil)
  12. Bir durumla ilgili niteliklerini yitirmek, bir durumdan başka bir duruma geçmek
    • "Çok sonra öğrenecek bunu. Çok sonra, çocukluktan çıkıp kocaman adam olduktan sonra." (Tarık Dursun K)
  13. [-i] Bir şeyin yukarısına doğru yürümek
    • "Uzun, dik merdivenli bir yokuşu çıktık." (Refik Halit Karay)
  14. [nesnesiz, -de] Bir inceleme, bir araştırma sonucu ... bulunmak
    • "Sularda bakteri çıktı."
  15. [-e] Yetkili birinin makamına iş için gitmek
    • "Hazırladığı raporları yırtmış ve Ali Rıza Paşa’nın makamına çıkarak duyduklarını şifahen nakletmişti." (Ayşe Kulin)
  16. [-e] Talihine veya payına düşmek, isabet etmek, vurmak
    • "Kendine on altı bin lira piyango çıkmış bir kimsenin birkaç yüz kuruşu ödeyememesi dosta düşmana garip görünecekti." (Hüseyin Rahmi Gürpınar)
  17. [nesnesiz] Bir konu yetkililerce karara bağlanmak
  18. [-e] Mal olmak
    • "Bu ev dört milyara çıktı."
  19. [-e] Oyunda herhangi bir rolü oynamak
    • "Arsız ve aptal mahalle çocuğu rolüne çıkmıştı." (Bedri Rahmi Eyüboğlu)
  20. [-e] Bir yere ulaşmak, varmak
    • "Karşı kaldırıma geçtiler, sağa sola saptılar, demir yoluna çıktılar." (Memduh Şevket Esendal)
  21. [-e] Karaya ayak basmak
    • "1919 senesi Mayıs'ının on dokuzuncu günü Samsun'a çıktım." (Atatürk)
  22. [nesnesiz] Yayılmak, duyulmak
    • "Başından beri gazetelerde enstitü hakkında havadisler çıkıyordu." (Ahmet Hamdi Tanpınar)
  23. [nesnesiz] Olmak, bulunmak, var olmak
    • "Bayramın son günü her iki kadının da işleri çıkmıştı." (Osman Cemal Kaygılı)
  24. [-e] Bir iddia ile ortalıkta görünmek
    • "Sen onun karşısına çapkın bir adam gibi çıktın." (Peyami Safa)
  25. [nesnesiz, -den] Koku, ses vb. yayılmak
    • "Lağımdan pis kokular çıkıyor."
  26. [-e] Karşı gelebilmek, boy ölçüşmek
    • "Güreşte ona çıkacak kimse yok."
  27. [-e] Bir şey bulaşmak
    • "Uçmadan önce yaldızlı tozdan pulları elime çıktı." (Füruzan)
  28. [-i] Binaya kat eklemek
    • "Göl kıyısındaki evlerinin üzerine yeni bir kat çıkmışlar, verandanın önüne üzüm asması sardırmışlar..." (Salim Nizam)
  29. [-e] Bir sebeple bulunulan yerden ayrılmak
    • "Bu kahveden sıkıldın, ötekine çıkarsın, anladın mı?" (Memduh Şevket Esendal)
  30. [nesnesiz] Niteliği sonradan anlaşılmak
    • "Eyvah, bu da ötekiler gibi soysuz çıktı." (Reşat Nuri Güntekin)
  31. [nesnesiz] Belirmek, tanınmak
    • "Bir ilçe belediye başkanı hepsinden açıkgöz çıktı." (Muzaffer İzgü)
  32. [nesnesiz] Davranışta herhangi bir niteliği bulunmak
    • "Oğlan akıllı çıktı, kimleri bulacağını, kimlerle çalışacağını bildi." (Oya Baydar)
  33. [nesnesiz] Yerinden oynamak
    • "Fukaranın hem sağ bileği çıkmış hem davulu patlamıştı." (Reşat Nuri Güntekin)
  34. [nesnesiz] Görünür veya belli bir durumda bulunmak
    • "Yüzünün derisi buruşmuş, elmacık kemikleri çıkmıştı." (Cahit Uçuk)
  35. [nesnesiz] Oluşmak, olmak
    • "Birdenbire öyle soğuk çıktı ki pirinç tanelerini tutamaz oldum, parmaklarım şakır şakır titriyor!" (Mahmut Yesari)
  36. [nesnesiz] Piyasaya sürülmek
  37. [nesnesiz] Bitmek, büyümek, sürmek
    • "Mayısın ortası olmadan ekinler çıktı." (Ümit Kaftancıoğlu)
  38. [nesnesiz] Emir, talimat vb. verilmek
    • "Dört gün, dört gece yanına kimse varmayacak diye emir çıktı." (İlhan Tarus)
  39. [nesnesiz] Ay veya mevsim geçmek
    • "Kış çıktı, bahar geldi, uzun tatil ayları geldi, Cevdet Bey’in yeri dolmadı." (Fakir Baykurt)
  40. [nesnesiz] Yeni yetişip satışa sunulmak
    • "Önce badem ağacı çiçek açtı, sonra çağlalar ağaçları süsledi. Ardından erikler çıktı." (Vivet Çavlı)
  41. [nesnesiz] Bakınız yükselmek
    • "Fiyatlar çıktı."
  42. [nesnesiz] Sesini yükseltmek
  43. [nesnesiz, -den] Giderilmek, yok olmak
    • "Gerçekten adamın kolundaki leke çıktı. Çıktı ama, üzerindeki kumaş da eriyip gitti..." (Muzaffer İzgü)
  44. [-den] Bir şeyi unutmak
    • "İlk girdiğim zaman belki caddeden geçer, görürüm falan derken lafa dalmışım, hatırımdan çıktı." (Refik Halit Karay)
  45. [nesnesiz] Ay, Güneş görünmek
    • "Hava açılmış, ay çıkmıştı." (Refik Halit Karay)
    • "Güneş seni ısıtmak için çıkıyordu." (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
  46. [nesnesiz] Kitap, dergi vb. yayımlanmak
    • "Yeni çıkmış Fransızca bir iki kitap bulunurdu." (Yusuf Ziya Ortaç)
  47. [nesnesiz] Aktarılmış olmak
    • "Çok geçmeden haber çıkacağını kadınlık insiyakıyla derhâl sezmişti." (Refik Halit Karay)
  48. [nesnesiz] Gerçek hâle gelmek
    • "İnsanın her gördüğü rüya çıkmaz ya!" (Memduh Şevket Esendal)
  49. [nesnesiz] Bulunduğu yerden fırlamak, kopmak
    • "Arabanın direksiyonu çıkmak."
  50. Bir şeyin düzeni bozulmak, eskisinden daha değişik, kötü bir duruma girmek
    • "Artık yaşanılır olmaktan çıktı İstanbul. Yaşanılır gibi değil. Daha doğrusu, İstanbul, İstanbul olmaktan çıktı." (Demirtaş Ceyhun)
  51. [-le] Flört etmek
    • "Sevim, senden başka bir kızla çıkmadım." (Attilâ İlhan)
  52. [-e] Erişmek, görmek
    • "Aklı başında ama sabaha çıkamayacağına kalıbımı basarım." (Sait Faik Abasıyanık)
  53. [mecaz] Harcamak zorunda kalmak
    • "Geçen hafta düğünümüz oldu. Çok paradan çıktım." (Aziz Nesin)
  54. [-i, argo] Vermeye katlanmak
    • "Çık bakalım paraları. Şıkır, şıkır... Bir, iki, üç... On, yirmi, otuz..." (Sadri Etem Ertem)
HÜKMEN

Kelime Kökeni: Arapça ḥukmen

  1. [zarf] Hakem kararıyla
    • "Pehlivan hükmen galip ilan edildi."
  2. Verilen karara göre, karar gereği
TAKMAK

  1. [-i] Bir şeyi başka bir yere uygun bir biçimde tutturmak, iliştirmek, geçirmek
    • "Gözlüğünü takıp masaya eğildi." (Refik Halit Karay)
  2. [-e, nesnesiz] Düğün vb. törenlerde takı armağan etmek
    • "Geline pırlanta yüzük takmışlar."
  3. [-e, -i] Ad, lakap koymak
    • "Ona bu adı kim takmıştır, ne zaman takmıştır, bilemiyor." (Haldun Taner)
  4. [nesnesiz] Bakınız kuşanmak
    • "Kılıç takmak."
  5. Kendisiyle birlikte götürmek, yanına almak veya arkasından izletmek
    • "Arabaya hafiye kıyafetinde polis memurları da takıyorlar." (Yusuf Ziya Ortaç)
  6. [-e, mecaz] Biriyle olumsuz olarak uğraşmak
    • "Matematik öğretmeni ona taktığı için dersten kaldı."
  7. [argo] Borç bırakmak
    • "Bu eve asilzadelerin biri girip öteki giderdi. Giden kirayı takar, gelen ortalığı kasıp kavururdu." (Peyami Safa)
  8. [argo] Önemsemek, önem vermek; tınmak
    • "Dün koskoca bir mebus kızıyken, bir zamanların Şalvarlı Nuriyesi'ni takar mıyım?" (Adalet Ağaoğlu)
  9. [-den, -de, argo] Sınavını başaramamak
    • "Bütün derslerden takarak sınıfta kaldı."
SİLKME

  1. [isim] Silkmek işi
  2. İri doğranmış kabak, patlıcan vb. sebzelerle yapılan et yemeği
    • "Patlıcan silkmesi."
  3. [spor] Halterde ayakları açarak halteri önce omuz üstüne sonra baş üstüne, dirsekleri bükmeden kaldırma biçimi
ÇIKMAZ

  1. [isim] Sonu kapalı, çıkış yeri olmayan, hiçbir yere ulaşamayan yol, sokak
    • "Bu apartmanın olduğu çıkmazda bir garaj, bir eski ahır, üç esrarlı ve daima kapalı depodan başka bir şey yoktur." (Halide Edip Adıvar)
  2. [sıfat, mecaz] Çözüme ulaşmayan, çözüm yolu olmayan
SÖKMEK

  1. [-i] Bir şeyi bulunduğu yerden kuvvet kullanarak veya gevşeterek çıkarmak, çekip ayırmak
    • "Bu çoban öyle güçlü görünüyor ki şu yandaki ağacı kavrasa dibinden söker götürür." (Yaşar Kemal)
  2. Kurulmuş bir şeyi parçalarına ayırmak
    • "Makineyi sökmek."
  3. Rüzgâr, sel, akarsu, bir şeyi yerinden çıkarmak, götürmek
  4. Geçip gitmeye engel olan zorlukları atlatmak
    • "Araba çamuru sökemedi. Gemi akıntıyı söktü."
  5. Karışık bir yazıyı okumak
    • "Çok okunaksız bir yazı. Ben söker gibi oldum." (Haldun Taner)
  6. Örülmüş, dikilmiş şeyin, örgüsünü veya dikişini ayırmak
  7. Balgam vb.nin çıkmasını, akmasını kolaylaştırmak
    • "Özellikle gıcık şeklindeki öksürüklerde balgamı sökerek rahatlamaya yardımcı olur." (İbrahim Sarı)
  8. [-den] Ayırmak, uzaklaştırmak, vazgeçirmek
    • "Saplandığı fikirlerden sökemezdiniz." (Yusuf Ziya Ortaç)
  9. [mecaz] Okuyabilme becerisini kazanmak
    • "Bunların Fransızcasını sökmek bir mesele, manalarını sökmek ikinci bir meseledir." (Reşat Nuri Güntekin)
  10. [nesnesiz, argo] Geçmek, etki yapmak
    • "Ne yaparsın, dedi, burada böyle söküyor!" (Falih Rıfkı Atay)
  11. [nesnesiz, teklifsiz konuşmada] Gelmeye başlamak veya çıkagelmek
    • "Şermin'le Nermin tam bir saat sonra yani saat beş buçukta söktüler." (Halide Edip Adıvar)
SEKMAN
...
SEKMEN

  1. [isim] Bakınız tabure
  2. Bakınız basamak
SEKMEK

  1. [nesnesiz] Tek veya iki ayak üzerinde sıçramak
    • "Evden yola, yoldan eve varabilmek için evvelce yerleştirilmiş iri kayalar üzerinde sekmek gerekirdi." (Haldun Taner)
  2. Tek veya iki ayak üzerinde sıçrayarak ilerlemek
  3. Atılan bir nesne bir yere dokunduktan sonra sıçrayarak gitmek
  4. Bir yere, bir cisme çarparak yön değiştirmek; cıvmak
    • "Mermi sekti."
  5. Aralık vermek
    • "Hastanın ateşi bir gün bile sekmedi."
BIKMAK

  1. [-den] Tekrarlanması, sürüp gitmesi yüzünden bir şeyden doygunluk veya yorgunluk duyarak onu istemez duruma gelmek
  2. [mecaz] Dayanamaz duruma gelmek
    • "Hayır, hayır, sadece bıktığı için terk etti kadını, bıkmak yeteri kadar bir sebeptir, Almanya yahut başka bir kadın olması ille gerekmez." (Emine Işınsu)
AYIKMA

  1. [isim] Ayıkmak işi
KOKMUŞ

  1. [sıfat] Çürüyüp bozularak kötü kokan; kokuşuk, müteaffin
  2. [mecaz] Yerinden kımıldamaya üşenen, tembel, miskin olan (kimse)
    • "Kokmuş adam."
  3. [mecaz] Çok bilinen, değersiz, önemsiz olan
    • "Ve sen o kokmuş tangoyu on sekizinci defa dinleyeceksin." (Peyami Safa)
DÖKMEK

  1. [-i] Sıvı veya tane durumunda olan şeyleri bulundukları kaptan başka bir yere boşaltmak
    • "İhtiyar karısı pırıl pırıl kalaylı maşrapa ile ona su dökecek." (Sait Faik Abasıyanık)
  2. Belli bir yere boşaltmak
    • "Mebrure’nin yardımını reddederek yarım bardak suya bu kâğıdın içindeki tozu döktü, küçük bir kaşıkla karıştırarak ilacı bir hamlede içti." (Peyami Safa)
  3. Bakınız akıtmak
    • "Annem bunu sezdiği gün, babamın arkasından döktüğü yaşları unutacak kadar bedbaht olur." (Yusuf Ziya Ortaç)
  4. [-e] Bakınız saçmak
    • "Tavuklara yem döktü."
  5. Bir şeyi salmak, bırakmak
  6. Üstünde bulunan bir şeyi düşürmek
    • "Yapraklarını dökmüş iki söğüt ağacı..." (Sait Faik Abasıyanık)
  7. Teninde kızamık, kızıl, suçiçeği hastalıklarında olduğu gibi kırmızı lekeler çıkmak
  8. Maden, mum eriyiği veya çimento, alçı vb.ni kalıba akıtarak biçim vermek, döküm yapmak
    • "Heykel ilkin çamurdan yapılıyor, sonra kalıbını çıkarıp tunçtan dökecekler." (Haldun Taner)
  9. Sulu hamuru kızgın yağ veya tepsinin içine akıtarak pişirmek
    • "Lokma dökmek. Kadayıf dökmek."
  10. Bir yere çokça bir şey yığmak, taşımak
    • "Sınıra asker dökmek."
  11. [nesnesiz] Çok söylemek
    • "Dil dökmek."
  12. Bir şeyi yok etmek için atmak
    • "Satılmayan hamsileri denize döktüler."
  13. [-e] Bir işte veya bir konuyu ele alış biçiminde değişiklik yapmak
    • "Şimdi maşallah açılmaya başladım diye söylenirsin, işi ahbaplığa dökersin, olur gider." (Reşat Nuri Güntekin)
  14. Yakmak, tutuşturmak
    • "Sabah ve akşam kahvaltıları için mangal döktürürdü. Mangal yakmak denmezdi. Mangalı dök, tutuştur denirdi." (Nezih Neyzi)
  15. Kullanmak, harcamak, sarf etmek
    • "Dimağ ve beden cevherlerini döken çocukları hesaplı bir kalori ile beslemek lazımdı." (Cahit Uçuk)
  16. [mecaz] Çok sayıda öğrenciyi sınavda veya bir üst sınıfa geçirmede başarısız saymak
    • "Sınıfın yarısını döktüler."
  17. [nesnesiz, mecaz] Bol bol vermek, ödemek, sarf etmek
    • "Para dökmek."
  18. [mecaz] Açığa vurmak, söylemek, ortaya koymak
    • "Acaba biraz anlatsan, derdini döksen olmaz mı?"
TIKMAK

  1. [-e, -i] İterek, zorla, aceleyle sokmak
    • "Her birinin ağzına avucundaki et parçasını tıktı." (Falih Rıfkı Atay)
  2. Bakınız sıkıştırmak
  3. [teklifsiz konuşmada] Bakınız sokmak
    • "Hesap kitap, müfettiş derken Aslan'ı kafese tıkmışlar." (Memduh Şevket Esendal)
KOKMAK

  1. [nesnesiz] Koku çıkarmak
    • "Her gelişinde üzeri yabancı lavantalar kokuyor." (Hüseyin Rahmi Gürpınar)
  2. Bakınız kokuşmak
    • "Bir çadıra konmuş, ağzı odunla açık tutulan bu köpek balığı kokuncaya kadar halka gösterildi." (Selçuk Erez)
  3. [mecaz] Olacağıyla ilgili belirtiler göstermek, olacağı hissedilmek
    • "Ortalık savaş kokuyordu."
  4. [mecaz] Kokusu gelmek
    • "Kızartma kokmuştur, hemen biraz ye."
ÇEKMEK

  1. [-e, -i] Bir şeyi tutup kendine veya başka bir yöne doğru yürütmek
    • "Hepsi iskemleleri çekerek masanın etrafında bir halka yapmaya hazırlanıyorlardı." (Reşat Nuri Güntekin)
  2. Taşıtı bir yere bırakmak, koymak
  3. Bakınız germek
    • "İpi çekmek."
  4. İçine almak, emmek
  5. Bir yerden başka bir yere taşımak
    • "Ekini tarladan çekmek."
  6. Bir amaçla ortadan kaldırmak
    • "Piyasadaki parayı çekmek."
  7. Üzerinde bulunan bir silahla saldırmak için davranmak
    • "Elindeki tabancayı tetiğine basmak için yeni çekivermiş gibiydi." (Tarık Buğra)
  8. Atmak, vurmak
    • "Dayak çekmek. Şut çekmek."
  9. Bir kimseyi veya bir şeyi geri almak
  10. Güç durumlara dayanmak, katlanmak
    • "Yalnız bende meçhul bir hastalık vardı. Sekiz yaşından beri çekiyordum." (Peyami Safa)
  11. Tartıda ağırlığı olmak
    • "Tartsaydınız kırk, kırk beş kilodan fazla çekmezdi." (Peyami Safa)
  12. Bakınız döşemek
    • "Kablo çekmek."
  13. Herhangi bir engel kurmak
    • "Derenin kış yaz kurumayan suları böğürtlen fidanlarını yükseltmiş, iki tarafa yemiş dolu bir koyu çit çekmiş." (Refik Halit Karay)
  14. Şans denemek amacıyla hazırlanmış kâğıtlardan birini almak
    • "Birisi niyet çeksin de biz de bir lokma bir şey yiyelim diye bekleşiyorlar." (Sait Faik Abasıyanık)
  15. İmbik yardımı ile elde etmek
    • "İspirto çekmek. Gül yağı çekmek."
  16. Çizgi durumunda uzatmak
  17. Aynısını yazmak veya çizmek
    • "Yazıyı temize çekmek. Kopya çekmek."
  18. Tedavi amacıyla şişe, vantuz, sülük vb.ni uygulamak
    • "Bardak çekmek."
  19. Bir yerden bir şeyi yukarı doğru almak
  20. Görüntüyü bir aletle özel bir nesne üzerine kaydetmek
    • "Fotoğraf çekmek. Film çekmek."
  21. Taşıma gücü olmak
    • "Bu araba 500 kilodan çok yük çekmez."
  22. Bir şeyi öğütmek
    • "Kahve çekmek."
  23. Protesto, poliçe, çek vb. düzenleyip yürürlüğe koymak
  24. Hoşa gitmek, sarmak
  25. Kaçan ilmeği örmek
    • "Çorap çekmek."
  26. Masrafını karşılamak, ikramda bulunmak
    • "Beni Konya Lezzet Lokantasına götürdü, âlâ bir öğle yemeği çekti." (Halide Edip Adıvar)
  27. Bir duyguyu içinde yaşatmak
    • "Ona yanıyorum, onun hasretini çekiyorum." (Refik Halit Karay)
  28. Yürütmek, sürmek
    • "Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın." (Yahya Kemal Beyatlı)
  29. [-e] Bir kimse ailesinden birine herhangi bir bakımdan benzemek
    • "Yeğeninin ona çeken tek yanı yoktur." (Tarık Buğra)
  30. Bir şeyin içyüzünü anlamak amacıyla bir kimseyi sıkıştırmak
    • "Sorguya çekmek."
  31. [-e, -i] Herhangi bir anlama almak
    • "Bak, sözümü nereye çekti!"
  32. [-e, -i] Örtmek, giymek
    • "Yorganınızı başınıza çeker ve uykunuza devam edersiniz." (Refik Halit Karay)
  33. [-e, -i] Dişi hayvanı çiftleşmek için erkeğin yanına götürmek
  34. Yol, ay sürmek
    • "Sevmediğim ayların çoğu otuz bir çeker, uzundur." (Burhan Felek)
  35. [nesnesiz] Daralıp kısalmak
    • "Kumaşı yıkayınca çekti."
  36. Bir şeyi asmak
    • "Açıkta durduk. Demir attık. Kayığa tehlike bayrakları çektik." (Halikarnas Balıkçısı)
  37. Boya, badana vb. sürmek
  38. Bir şey yollamak
    • "Çektikleri telgrafı babasıyla annesi, bakalım, alabilecekler mi?" (Attilâ İlhan)
  39. Bir şeyi emip dışarıya çıkarmak
    • "Tulumba, suyu iyi çekiyor. Baca iyi çekiyor."
  40. Hamur vb. iyice pişmiş duruma gelmek
  41. [fizik] Bir cisim, belli bir yakınlıktaki başka bir cismi kendisine yaklaşmaya zorlamak, itmek karşıtı
  42. [teknik] Vericiden gelen dalgaları algılayarak televizyon, radyo, telefon vb. aygıtlarla bağlantı kurmak
  43. [argo] İçki içmek
    • "Çok kimse rakısını bağında çekiyordu." (Falih Rıfkı Atay)
TEKMAN

  1. [isim] Erzurum iline bağlı ilçelerden biri
ÇEKMEN

  1. [isim] Bakınız vantuz
Kelime Anlamları Kaynağı : Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlüğü