Sonunda ek olan 6 harfli 172 kelime var. EK ile biten kelimeler listesini inceleyerek aradığınız kelimeleri bulabilirsiniz. Türkçe araştırmalarınızda, scrabble oyununda bu kelimeleri kullanabilirsiniz. Ayrıca içinde ek olan kelimeler listesine ya da başında ek olan kelimeler listesine göz atmak isteyebilirsiniz. Ayrıca şunu da deneyebilirsiniz, işlerinizi kolaylaştıracak bir kelime bulucu: Kelime bulma makinesi

Harf Sayısına Göre Kelimeler

Kelime bulma makinesi Kelime bulma makinesi

Ek Harfleri ile Yazılabilecek Kelimeler

E K

2 Harfli Kelimeler

EK, KE

Daha kapsamlı sonuç için lütfen kelime bulma makinesini kullanın.


Bazı kelimelerin anlamları (Kaynak : TDK)

İTENEK

  1. [isim] Bakınız piston
GÖRDEK

  1. [isim, hayvan bilimi] Bakınız acı balık
SÖNMEK

  1. [nesnesiz] Yanmaz, aydınlatmaz, parlamaz olmak
    • "Son yıldız vadinin üstünde bir yanıp bir sönüyordu." (Tarık Buğra)
  2. Parlaklığını, ışığını yitirmek
  3. Hava veya başka bir gaz ile şişirilmiş bir şeyin havası kaçıp şişkinliği inmek
    • "Balon söndü."
  4. [jeoloji] Yanardağ etkinliğini yitirmek
  5. [mecaz] Duygular dinmek, yatışmak, etkisini yitirmek
    • "Öfkeleri bir yaz fırtınası gibi birdenbire sönüverdi." (Ömer Seyfettin)
  6. [mecaz] Gerilemek, parlaklık ve önemini yitirmek
    • "Münakaşa tekrar eski hızını alamayarak biraz sonra söndü." (Reşat Nuri Güntekin)
  7. [mecaz] Ses duyulmaz olmak
  8. [mecaz] Tükenmek, yok olmak, yitmek
    • "Esmer lekeler, sönmüş sivilcelerden artakalan çukurlar, kabarcıklar yüzünü yayık ayranına çevirmiş." (Salâh Birsel)
ÜREMEK

  1. [nesnesiz] Canlılar doğup çoğalmak
    • "Altı yedi ay içinde küçük sürü üredi." (Ömer Seyfettin)
  2. Bitkiler yetişmek
    • "Çubuklu bahçede üreyen kızılcık da hiçbir yerde bulunmaz." (Salâh Birsel)
  3. [mecaz] Çoğalmak, artmak
    • "Yün kalın olduğu için örgü çabuk ürüyor."
DERMEK

  1. [-i, ağızlardan] Bir araya getirmek, toplamak
    • "Bir çiçek dermeden sevgi bağından / Huduttan hududa atılmışım ben" (Faruk Nafiz Çamlıbel)
SEÇMEK

  1. [-i] Benzerleri arasında hoşa gideni seçip almak veya yararlanmak için ayırmak; saylamak
    • "Ben bu kitabı seçtim."
  2. Birini oy vererek bir göreve getirmek
    • "Biz sizi başkanlığa seçtik."
  3. Bir şeyi üstün, iyi, uygun bularak yeğlemek
    • "Benim ne akla hizmet edip de Almanca muallimliğini seçtiğime şaşıp şaşıp kalıyordu." (Haldun Taner)
  4. Ne olduğunu anlamak, fark etmek
    • "Sizler gezip tozmakta hür olduğunuz hâlde insan zekâsı ile bir adım ilerisini seçemiyorsunuz, sezemiyorsunuz." (Refik Halit Karay)
  5. Farklı görmek, üstün görmek
  6. Tercihini bir yönde kullanmak
  7. [nesnesiz] Titiz davranmak, kolay kolay beğenmemek
    • "O yemek seçer, her şeyi yemez."
ZEVZEK

  1. [sıfat] Bakınız geveze
  2. Saçma sapan şeylerle uğraşan
    • "Kadın ağrıyan başını unutarak zevzek dedi." (Orhan Kemal)
GERÇEK

  1. [isim] Yalan olmayan, doğru olan şey; çın, ciddi, hakikat
    • "Esasen bizim için millî varlık ile istiklal ve hürriyet aynı gerçeğin çeşitli cepheleridir." (Mehmet Kaplan)
  2. Bakınız gerçeklik
    • "Her hâlde o gün imparatorluğun ölümü apaçık bir gerçekti." (Halide Edip Adıvar)
  3. Bakınız doğruluk
    • "Bu laflarda gerçek payı ne kadar çoksa duygu payı da ondan az değildir." (Burhan Felek)
  4. [sıfat] Yalan olmayan
    • "O yürekler acısı fukara kafile, yüzlerinden gerçek acı aka aka ölü arkadaşlarının namazını kıldılar." (Halikarnas Balıkçısı)
  5. [sıfat] Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilemeyen, olgu durumunda olan, özbeöz, hakiki, reel
    • "Kâğıt paranın saymaca değeri varsa da gerçek değeri yoktur."
  6. [sıfat] Aslına uygun nitelikler taşıyan, sahici
    • "Gerçek elmas. Gerçek hikâye."
  7. [sıfat] Temel, başlıca, asıl
    • "Bir kişinin ahlaklı olması için, o benim dediğim gerçek ahlaka erişebilmesi için bir iç âlemi olmalıdır." (Nurullah Ataç)
  8. [sıfat] Doğadaki gibi olan, doğayı olduğu gibi yansıtan
  9. [sıfat] Yapay olmayan
  10. [sıfat, felsefe] Düşünülen, tasarımlanan, imgelenen şeylere karşıt olarak var olan
YELMEK

  1. [-e, ağızlardan] Aceleyle, telaşlı bir biçimde koşmak
YEDMEK

  1. [-i, ağızlardan] Çekerek peşinden götürmek, yedeğinde götürmek
    • "Çakır, ömründe ilk defa bir kağnı yürütüyor, öküz yediyordu." (Hüseyin Nihal Atsız)
  2. [mecaz] Yanında, beraberinde götürmek
    • "Burhan'ın kolu Ayşe'ye düşmesin diye sımsıkı sarılmış, yalnız bir arkadaş ve kardeş gibi değil, aynı zamanda bir sevgili rikkatiyle onu yediyordu." (Halide Edip Adıvar)
PÜRÇEK

  1. [isim, ağızlardan] Şakaklardan sarkan saç; zülüf
  2. Bitkilerin saçaklı kökü veya püskülü; pürçük
    • "Bizim sende ne hakkımız olsun? Elimizden bir pürçek soğan bile yemedin." (Fakir Baykurt)
VERMEK

  1. [-e, -i] Üzerinde, elinde veya yakınında olan bir şeyi birisine eriştirmek, iletmek; lütfetmek, lütfeylemek
    • "Okumadığım zaman tavukların bahçesindeyim, yemlerini ben veririm." (Ömer Seyfettin)
  2. Bırakmak veya bağışlamak
  3. Ondan bilmek, atfetmek
    • "Bilgin'in bu çekingen tavırlarını kusurlu ve zayıf oluşuna verdi." (Falih Rıfkı Atay)
  4. Düşünce veya bilgi anlatan şeyleri başkalarına bildirmek
    • "Geçenlerde bir derginin, 'Eski ünlüler ne yapıyor?' adlı bir röportajına verdiği cevapları okudum." (Haldun Taner)
  5. Döndürmek, çevirmek, yöneltmek
    • "Arabanın burnunu en tenha kahvelerden birinin önünde rıhtıma verdiler." (Attilâ İlhan)
  6. Bir şeyi satmak
    • "Ucuz pahalı deme de ver gitsin; ver de kurtul."
  7. Kızı, kadını biriyle evlendirmek
    • "Uzun Osman, Zeynep'le Süleyman'a, ikisini birbirine vereceğini söylediği zaman şaşmadılar." (Halide Edip Adıvar)
  8. Bakınız yaymak (I)
    • "Ses vermek. Işık vermek."
  9. Bitki ortaya çıkarmak
    • "Ağaç bu sene filiz verdi."
  10. Herhangi bir şey ortaya çıkarmak, oluşturmak
    • "Kendisi de muhakkak artistlerden, güzel eser veren, güzel konuşan, hayalleri işlek adamlardan hoşlanıyor." (Refik Halit Karay)
  11. Bir hâli bir kimse veya yerde hâkim kılmak
    • "Korku vermek. Ateşe vermek. Ortalığı heyecana vermek."
  12. Sahip olmasını sağlamak
  13. Bakınız kazandırmak
    • "Hareket vermek. Biçim vermek."
  14. Bakınız katmak
    • "Tat, çeşni vermek."
  15. Bir şey ayırmak
    • "Zaman vermek."
  16. Bir şey harcamak
    • "Emek vermek."
  17. Bir yere dayamak
    • "Duvara sırtını verip çömeldi. Gözünü hamamcının geleceği yola çiviledi." (Abbas Sayar)
  18. Bakınız doğurmak
    • "Kezban, ona yedi evlat vermişti."
  19. Bilgi edinmesi için göndermek
    • "Kursa vermek. Okula vermek."
  20. Bakınız belirlemek
    • "Derse girmeden sinema için saat ver, dedi."
  21. [argo] Cinsel yönden kendisini kullandırmak
  22. [yardımcı fiil] Kök veya gövdeleri sonuna -ı (-i, -u, -ü) zarf-fiil eki almış fiillere gelerek tezlik bildiren birleşik fiiller oluşturur
    • "alıvermek, dizivermek, yapıvermek, görüvermek."
  23. Elindeki parayı kaptırmak; uçlanmak
GENZEK

  1. [sıfat, ağızlardan] Genizden konuşan
GEVŞEK

  1. [sıfat] Sıkı veya gergin olmayan, gevşemiş olan
    • "Bizim dost, gevşek kravatıyla, çözük yakasını şöyle bir okşadı." (Çetin Altan)
  2. [mecaz] Cansız, hareketsiz, iradesiz
  3. [zarf, mecaz] İlgisiz, kayıtsız, ihmalkâr bir biçimde
    • "Bu konuda gevşek davranırsanız periler diyarına akla gelmeyecek sevimsiz bir yoldan gitmek de var." (Bedri Rahmi Eyüboğlu)
GÖMMEK

  1. [-e, -i] Yerin altına koyarak üstünü toprakla örtmek
  2. Bir ölüyü toprağın içine yerleştirmek; defnetmek
    • "Onu kalenin yanındaki küçük mezarlığa, bir zeytin ağacının yanına gömdüler." (Halikarnas Balıkçısı)
  3. [-i] Bir cenazeyi kaldırmak
    • "Gözlerini sıktı ve dört gün evvel refikasını gömdüğünü ağlayarak söyledi." (Ahmet Hikmet Müftüoğlu)
  4. [-i] Birinin cenaze törenine katılmak
  5. Bir nesnenin içine yerleştirmek, batırmak
    • "Ben annemin çarşafına kafamı gömdüm." (Sait Faik Abasıyanık)
  6. [-i, mecaz] Birinden daha çok yaşamak
    • "Sen bu sağlam bünye ile daha pek çok kimseyi gömersin."
SÜVMEK

  1. [nesnesiz] Bakınız süğmek
ÇİTMEK

  1. [-i] Bir araya getirmek; çitilemek (II), çitimek
  2. Deri, örgü veya kumaştaki deliği örerek yamamak; çitilemek, çitimek
  3. Tarağın dişlerini iplikle bağlayıp sıkıştırmak
ARUSEK

Kelime Kökeni: Arapça ʿarūs + Farsça -ek

  1. [isim] Ağaç, fildişi veya madenî eşyalar üzerine kakılan, uçuk yeşil ve pembe renkte, ışığın yönüne göre renk değiştiren bir tür sedef
    • "Düz beyaz ve arusek olmak üzere iki tür sedef vardır." (Bekir Şahin)
ÇEKÇEK

  1. [isim] Kişileri taşımak için kullanılan, insan gücüyle işleyen iki tekerlekli araç
    • "Hem özür dilerim, sonra bir çekçeğe binerim." (Aka Gündüz)
  2. Cam silmekte kullanılan, bir sap ve ucunda lastik, plastik, sünger vb. malzeme olan temizlik aracı
  3. Bakınız çekpas
LEVREK

Kelime Kökeni: Rumca

  1. [isim, hayvan bilimi] Levrekgillerden, eti beyaz, üzeri pullu iri bir balık (Labrax labrax)
Kelime Anlamları Kaynağı : Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlüğü