İçinde rmak olan 6 harfli 12 kelime var. İçerisinde RMAK bulunan kelimeler listesini scrabble oyununda ya da Türkçe araştırmalarınızda kullanabilirsiniz. Bir de başında rmak olan kelimeler listesine ya da sonu rmak ile biten kelimeler listesine göz atmak isteyebilirsiniz. Ayrıca şunu da deneyebilirsiniz, işlerinizi kolaylaştıracak bir kelime bulucu: Kelime bulma makinesi
Harf Sayısına Göre Kelimeler
Rmak Harfleri ile Yazılabilecek Kelimeler
A K M R
4 Harfli Kelimeler
MARK
3 Harfli Kelimeler
ARK, KAM, KAR, RAM
2 Harfli Kelimeler
AK, AM, AR, MA, RA
Daha kapsamlı sonuç için lütfen kelime bulma makinesini kullanın.
Bazı kelimelerin anlamları (Kaynak : TDK)
- VARMAK
-
-
[-e]
Erişilmek istenen yere ayak basmak, ulaşmak; vasıl olmak
- "Hangi limana varacağını bilmeyen gemiciye derin bir denizcilik bilgisinin faydası ne?"
-
Belli bir duruma veya düzeye gelmek
- "Yaşı elliye vardı. O şimdi yolun yarısına varmıştı."
-
Hoş olmayan bir sona ermek
- "Beni tahkir etmeye kadar varıyorsun."
-
Bir şeyi iyice anlamak veya duymak
- "Tadına varmak. Sırrına varmak."
-
[-i]
Acımadan, çekinmeden yapmak
- "Eli varmak. Dili varmak."
-
Kadın, evlenmek
- "Gönül verdin derlerdi o delikanlıya / En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya"
-
Bir durumdan başka duruma geçmek
- "Secdeye varmak. Uykuya varmak."
-
[-e]
Erişilmek istenen yere ayak basmak, ulaşmak; vasıl olmak
- VURMAK
-
-
[-e]
Elini veya elinde tuttuğu bir şeyi bir yere veya bir kimseye hızla çarpmak; çakmak, geçirmek, inmek
- "Masaya vurmak. Birinin başına vurmak."
-
[-i]
Ses çıkarmak için bir şeyi başka bir şey üzerine hızlıca çarpmak
- "Kapılarını vurmadan, kartını göstermeden, kademeye aldırmadan odalara giriyor."
-
Etkisi bir yere kadar ulaşmak
- "Su dışarı vurdu."
-
Duyulmak, hissedilmek
-
Üzerinde görünmek, üzerine düşmek, yansımak, aksetmek
- "Yıkık damından içeriye parça parça güneş vurur."
-
Olumsuz yönde etkilemek
- "Kriz kitap dünyasını da vurdu."
-
[-e, -i]
Hızla değmek, çarpmak
- "Arabalar aniden birbirine vurdu. Ayağını güm güm yere vurarak..."
-
Bir yere bir şey sürmek
- "Duvara boya, tahtaya cila vurmak istedi."
-
Takmak, koymak, bağlamak
- "Seni buradan ellerine kelepçe, ayaklarına zincir vurup öyle götürecekler!"
-
Bağlamak, ilişkilendirmek
- "Bohçacı ve yazmacı kadınların tuhaflığına vurarak etrafını alırlar."
-
Olduğundan başka biçimde görünmek
- "Deliliğe vurmak."
-
[nesnesiz]
Batıcı veya kesici cisimleri saplamak, kakmak
- "Bıçak vurmak."
-
[nesnesiz]
Uygulamak, basmak, koymak
- "Damga vurmak."
-
Ses çıkarmak, ses vermek, çalmak
-
[-i]
Amaçladığı şeye rast getirmek
-
[-i]
Silahla yaralamak, öldürmek
- "Bir gün kızı kurtarmışlar, ayıyı vurmuşlar."
-
Dokunmak, hasta etmek
- "Bizim evin bacası çekmiyor. Bütün kış, maaile kömür vuruyor bizi bu yüzden."
-
[nesnesiz]
Soğuk, dolu vb. ürünlere zarar vermek
- "Dolu, bu yıl ekinlerin çoğunu vurmuş."
-
[nesnesiz]
Kalp atmak, çarpmak
- "Kalbi öylesine kopacakmış gibi vuruyordu."
-
Piyango vb. çıkmak, isabet etmek
-
[-i]
Desteklemek, dayamak
- "Akşam olunca kapının desteğini vurduk."
-
Koymak, yerleştirmek
- "Hamalın biri sırtına koca bir ayna vurmuş götürüyordu."
-
Bir şeyi başka bir şey üzerine koymak
-
Tavla oyununda pulu kırmak
-
[mecaz]
Manevi olarak yaralamak
-
[argo]
İçki içmek
-
[argo]
Kadeh tokuşturmak
-
[-i, argo]
Herhangi bir biçimde haksız yoldan para almak, soymak
- "Birinin on milyon lirasını vurmak."
-
[-e, -i, matematik]
Çarpma işlemini yapmak
- "İkiyi dörde vurursak sekiz eder."
-
[-e]
Elini veya elinde tuttuğu bir şeyi bir yere veya bir kimseye hızla çarpmak; çakmak, geçirmek, inmek
- SARMAK
-
-
[-i]
Çevresini çevirmek, çepeçevre dolanmak
-
Bakınız kuşatmak
- "Gece, ahenk içinde divanımı/ Şenlendirse pırıl pırıl rakkaseler / Gece, gece, her yanımı / Sarsa güller, laleler, menekşeler"
-
Dolayında yer almak
-
Bakınız kaplamak
- "Kültür düşüklüğündeki çöküş, yaygın bir hastalık gibi sarar toplumu."
-
Bir şeyi üzerine başka bir şey koyarak kaplamak
- "Ah işte tövbe ettik bütün suçlarımızdan / Bir gaflet perdesiydi gözlerimizi saran"
-
Bakınız kucaklamak
-
Yumak yapmak
- "İpliği sarmak."
-
Şerit, ip vb.ni başka bir şeyin üzerine dolamak
-
Kâğıt veya bir bitki yaprağıyla dürmek
- "Dolma sarıyorum diye yaprağı parmağıma doladım."
-
Sarılıp tırmanmak
- "Asma çardağı sardı."
-
[-e, -i]
Bir şeyi başka bir şeyin içine koyup onunla kaplamak
- "Kitabı kâğıda sarmak."
-
Taşıt tırmanmak, yükseğe doğru çıkmak
-
Saldırmak, hücum etmek
- "Faik Efendi biliyordu ki saracaklar hem de fena saracaklar."
-
Bir görev veya işin yerine getirilmesini başkasına yüklemek
-
[mecaz]
Sözle saldırmak; tedirgin etmek
- "Evdekilerin hepsi bana sarıyor."
-
[mecaz]
Hoşuna gitmek, zevkini okşamak
- "Bu canlılık, insanı on yıl önce görmüş olduğum muhteşem yazdan daha başka türlü sarıyordu."
-
[-i]
Çevresini çevirmek, çepeçevre dolanmak
- KIRMAK
-
-
[-i]
Sert şeyleri vurarak veya ezerek parçalamak
- "Taşları kırmak. Bardağı kırmak."
-
İri parçalara ayırmak
-
[nesnesiz]
Belirli bir biçimde katlamak
- "Forma kırmak."
-
Öldürmek, yok olmasına neden olmak
- "Bu yıl soğuk, hayvanları kırdı."
-
Tavlada karşı oyuncunun pulunu oyun dışında bırakmak
-
Vücut kemiklerinden birini parçalamak
- "Ayol, yapma, gel, düşüp bir yerini kıracaksın!"
-
Tahılı iri ve kaba öğütmek
-
[-e]
Hareket durumundaki canlının veya taşıtın yönünü değiştirmek, çevirmek, döndürmek
- "Ne tarafa doğru meyil varsa gidonu o tarafa doğru kıracaksınız ki bisiklet doğrulsun."
-
[mecaz]
Dileğini kabul etmeyerek veya beklenmeyen bir davranış karşısında bırakarak gücendirmek; yaralamak
- "Bazen bir kelimenin, bir ses tonunun sevdiğimiz bir insanı kırdığını görürüz."
-
[mecaz]
Yok etmek
- "Bir gündüz olsa belki bu derdi kıracağım / Yoksa bu sensizlikten artık çıldıracağım"
-
[mecaz]
Gücünü, etkisini azaltmak
- "Birkaç gün evvel yağan yağmur sıcağı kırmamış."
-
[argo]
Kaçmak, uzaklaşmak
-
[nesnesiz, ticaret]
Değerinden düşük fiyata almak
- "Bono kırmak. Çek kırmak."
-
[-i]
Sert şeyleri vurarak veya ezerek parçalamak
- KURMAK
-
-
[-i]
Makine, cihaz, mobilya vb.ni oluşturan parçaları birleştirerek bütün durumuna getirmek; monte etmek
- "Geniş çöl ufukları arasında çadırlarımızı kurduk."
-
Bakınız hazırlamak
- "Kurduğu sofraya, yaptığı salataya git de bak!"
-
Yaylı, zemberekli şeylerde yayı veya zembereği germek
- "Çocukça bir sevinçle kurduğun çalar saatleri çalıp duruyor."
-
Gereken şartları hazırlayıp kendi kendine olmaya bırakmak
- "Turşu kurmak."
-
Etkisi ve önemi geniş şeyler meydana getirmek; tesis etmek
- "Dünyanın en büyük imparatorluklarını kuran kimlerdi?"
-
Yapmak, inşa etmek
- "Çirkin yapıları örtecek güzel yapılar kuralım."
-
Yapmak, oluşturmak
-
[ticaret]
Ortaklık sağlamak
-
Belli bir işte beraber çalışacak kimseleri belirlemek
- "Teşkilatı ilçede sevilip sayılan bir avukat kurmuştu."
-
Bir araya getirmek, toplamak
- "Divan kurmak."
-
Bakınız düşünmek
- "Yalnız hayalle geçiniyorum, ben yalnız hayal kuruyorum."
-
Aklına koymak
- "O gitmeyi bir kez kurdu mu artık durmaz."
-
Zihinde büyütmek
- "Bayram Ağa, uşakların söylediklerini kurdukça kurdu."
-
Sağlamak, oluşturmak
- "Dostluk kurmak. İlişki kurmak."
-
[mecaz]
Bir kimseyi dedikodu veya telkinlerle başkasına karşı öfkelendirmek
-
[-i]
Makine, cihaz, mobilya vb.ni oluşturan parçaları birleştirerek bütün durumuna getirmek; monte etmek
- YARMAK
-
-
[-i]
Uzunlamasına bölüp ayırmak; dilmek
- "Odunu yarmak."
-
Buğday, arpa vb. tahıl tanelerini değirmende kırmak
-
Derin yara açmak
-
Yarık açmak
-
[tıp]
Tıbbi işlem için bir organı kesmek, meydana çıkarmak; açmak
-
[mecaz]
Ortasından, içinden geçmek
- "Vapurun yardığı sular, iki yanından güya neşelerinden köpüre köpüre Üsküdar'a gidişler, daima eğlenceliydi."
-
[-i]
Uzunlamasına bölüp ayırmak; dilmek
- DURMAK
-
-
[nesnesiz]
Hareketsiz durumda olmak
- "Motorlu su taşıtlarından biri de kanal rıhtımının tam bizim önümüze düşen bir noktasında demir atmış duruyordu."
-
İşlemez olmak, çalışmamak
- "Bileğimdeki saat durmuş."
-
Bir yerde bir süre oyalanmak, eğlenmek, eğleşmek; tevakkuf etmek
- "Yolda nerede çeşme gördümse durdum, elimi yüzümü yıkadım, su içtim."
-
Sona ermek; kesilmek
- "Yağmur durdu."
-
Varlığını sürdürmek
- "Türklerin yüzlerce yıl önceki kitabeleri hâlâ duruyor."
-
Var olmak
- "Bu kadar dersim dururken sinemaya nasıl gideyim?"
-
Beklemek, dikilmek
- "Oturacak değil, ayakta duracak yer yok."
-
Birisinin malı olarak bulunmak veya o malla ilişkisi olmak
- "Yazlık eviniz hâlâ duruyor mu?"
-
Bir yerde kalmak
- "Artık çok durmamış, yanındaki hanımla birlikte balodan çıkmış."
-
Bir yerde olmak veya bulunmak
- "Aspirin getirmeyeceğini adı gibi biliyordu çünkü çekmecesinde dokunulmamış bir kutu duruyordu."
-
Belli bir durumda, bir görevde bulunmak
- "Her gelişimde ben de maçları seyreder, kaleci dururdum."
-
Ara vermek
- "Sabahtan beri hiç durmadım."
-
[mecaz]
Bakınız yaşamak
- "Anneannen duruyor mu?"
-
[yardımcı fiil]
Kök veya gövdeleri sonuna -a (-e) zarf-fiil eki almış fiillere gelerek süreklilik bildiren birleşik fiiller oluşturur: Çalışadurmak, bakadurmak, getiredurmak, yiyedurmak gibi
-
[nesnesiz]
Hareketsiz durumda olmak
- BURMAK
-
-
[-i]
Bir şeyi iki ucundan tutup ekseni etrafında ters yönlere çevirerek bükmek
- "Bazı sıkı zamanlarda öyle olur ki sırtımdan çıkan gömleği elimde burup sıktığım zaman, tekneden çıkmış çamaşır gibi zırıl zırıl su akar."
-
Hadım etmek
-
İğdiş etmek
-
Ağza kekre tat vermek
- "Bu ayva ağzımı burdu."
-
Mide, bağırsak sancımak
-
[-i]
Bir şeyi iki ucundan tutup ekseni etrafında ters yönlere çevirerek bükmek
- PARMAK
-
-
[isim, anatomi]
İnsanda ve bazı hayvanlarda ellerin ve ayakların son bölümünü oluşturan, boğumlu, oynak, uzunca organların her biri
- "Parmaklarımızla masanın tahtasında tempo tutuyoruz."
-
[sıfat]
Eni veya boyu bu organ kadar olan
-
[sıfat]
Koyu sıvılara daldırılıp çıkarıldığında bu organa bulaşan miktar kadar olan
- "Bir parmak bal."
-
Bir tekerleğin merkezinden çemberine kadar uzanan çubukların her biri
-
[matematik]
Bakınız inç
-
[mecaz]
Bir işe karışmış olma ilgisi
- "Bu işte onun parmağı var."
-
[eskimiş]
Arşının yirmi dörtte biri boyunda bir uzunluk ölçüsü
-
[isim, anatomi]
İnsanda ve bazı hayvanlarda ellerin ve ayakların son bölümünü oluşturan, boğumlu, oynak, uzunca organların her biri
- YORMAK
-
-
[-i]
Yorgun duruma getirmek
- "Teknik teferruatla okurlarımı yormak istemiyorum."
-
[mecaz]
Sıkıntıya sokmak, üzmek
- "Ömer, kalbimi en çok yoran bir sima gibi hatırımda kaldı."
-
[-i]
Yorgun duruma getirmek
- KARMAK
-
-
[-i]
Karıştırmak, birbirine katmak
-
[nesnesiz]
Toz durumundaki bir şeyi sıvı ile karıştırarak çamur veya hamur durumuna getirmek
- "Çimento torbalarını taşıdı. Kardılar elbirliğiyle. Sonra kaldırdılar direkleri."
-
[-i]
Karıştırmak, birbirine katmak
- SORMAK
-
-
[-e, -i, -den]
Birine soru yönelterek herhangi bir konuda bilgi istemek; sual etmek
- "Hastanenin nöbetçi doktoru yok mu? diye soruyorum."
-
Bir işin sorumluluğu kendisinde olmak, bir işten sorumlu bulunmak
- "Bu işi benden sorarlar."
-
[-e, -i, -den]
Birine soru yönelterek herhangi bir konuda bilgi istemek; sual etmek