İçinde dü olan 6 harfli 52 kelime var. İçerisinde DÜ bulunan kelimeler listesini scrabble oyununda ya da Türkçe araştırmalarınızda kullanabilirsiniz. Bir de başında dü olan kelimeler listesine ya da sonu dü ile biten kelimeler listesine göz atmak isteyebilirsiniz. Ayrıca şunu da deneyebilirsiniz, işlerinizi kolaylaştıracak bir kelime bulucu: Kelime bulma makinesi
Harf Sayısına Göre Kelimeler
Daha kapsamlı sonuç için lütfen kelime bulma makinesini kullanın.
Bazı kelimelerin anlamları (Kaynak : TDK)
- DÜZİKO
-
Kelime Kökeni: Rumca
-
[isim]
Bakınız düz rakı
- "Kadeh kadeh düzikoyu yuvarlayarak..."
-
[isim]
Bakınız düz rakı
- DÜRTÜŞ
-
-
[isim]
Dürtmek işi
-
[isim]
Dürtmek işi
- DÜĞMÜK
-
-
[isim]
Bakınız düğüm
-
[isim]
Bakınız düğüm
- DÜĞMEK
-
-
[-i, ağızlardan]
Düğüm yapmak
-
[-i, ağızlardan]
Düğüm yapmak
- DÜZGÜN
-
-
[sıfat]
Doğru ve pürüzsüz; muntazam
- "Ayşe çayı demlemiş, düzgün dilimlerle francala kesiyordu."
-
Düzenli, kusursuz olan; biçimli, rabıtalı, muntazam
-
Hiçbir eksiği olmayan
- "Belli ki hâlleri vakitleri çok düzgün değil."
-
[zarf]
Kurala uygun olarak, kusursuz bir biçimde
- "Düzgün konuşuyor."
-
[matematik]
Kenar veya ayrıtları ile açıları birbirine eşit olan (biçim)
- "Düzgün çok yüzlü."
-
[isim, eskimiş]
Bakınız fondöten
-
[sıfat]
Doğru ve pürüzsüz; muntazam
- DÜŞMAN
-
Kelime Kökeni: Farsça duşmān
-
[isim]
Birinin kötülüğünü isteyen, ondan nefret eden, ona zarar vermeye çalışan kimse; yağı, hasım, husumetli, dost karşıtı
- "Ben ki dans salonlarına, barlara düşman bir adamımdır."
-
Birbirleriyle savaşan devletler ve bu devletlerin asker, sivil bütün uyrukları
- "Biz toprağımızdan düşmanı atmaya mecburuz."
-
Aralarında birbirleriyle çatışmaya varacak ölçüde anlaşmazlık olan taraflar
- "Dostumuza güvenmeyelim de düşmanımıza mı güvenelim?"
-
[sıfat]
Bir şeyin yaşamasına, barınmasına engel olan (güç, tutum vb.)
-
[mecaz]
Bir şeyi büyük ölçüde kullanıp tüketen kimse
- "Ekmek düşmanı."
-
[mecaz]
Bazı şeylerden nefret eden, tiksinen kimse
- "İçki düşmanı."
-
[isim]
Birinin kötülüğünü isteyen, ondan nefret eden, ona zarar vermeye çalışan kimse; yağı, hasım, husumetli, dost karşıtı
- DÜŞMEK
-
-
[-e]
Yer çekiminin etkisiyle boşlukta, yukarıdan aşağıya inmek
- "Havada uçan kuş, vurulmuş gibi birdenbire sokağa düşüyor."
-
[-den]
Durduğu, bulunduğu, tutunduğu yerden ayrılarak veya dayanağını, dengesini yitirerek yukarıdan aşağıya inmek
- "Çocukken ağaçtan düşüp ayağım kırılmıştı da ağlayamamıştım."
-
Yere devrilmek, yere serilmek; boylamak (I)
- "Çocuk koşarken yere düştü."
-
Hava taşıtları kaza sonucu hızla yere inerek çarpmak
-
Vücuda bol gelen giysi aşağı kaymak
-
Kar, yağmur vb. yağmak
- "Dağlara kar düştü."
-
Vurmak, değmek, rastlamak
- "İnce uzun dallı badem ağaçlarının alaca gölgeleri sahile inen keçi yoluna düşüyordu."
-
[nesnesiz]
Vakti gelmeden ölü doğmak
-
[-den]
Atlanmak, aradan çıkmak, eksik kalmak
- "Kitabın yeni baskısında buradan bir kelime düşmüş."
-
[nesnesiz]
Bakınız eksilmek
- "Gündelikleri yarı yarıya düşmüştü."
-
Aşırı ilgi veya sevgi göstermek
- "Sen bu işin üstüne çok düştün."
-
Uğramak, kapılmak
- "Kadınlar yeni baştan telaşa, heyecana, korkuya düştüler."
-
Yakışmak, uygun gelmek
- "Bu resim buraya iyi düştü."
-
Yakışık almak
- "Bize düşen, medeniyetin zorlamaları karşısında bir ayıklamayı başarabilmek olmalıdır."
-
Ödevi veya yetkisi içinde bulunmak
- "Bana arada bir bakkaldan tuz, limon almak düşüyor, o kadar."
-
Bir yerde bulunmak
- "Birlikte evden çıkmışlar, limanda iskelenin karşısına düşen kahveye doğru yürümüşlerdi."
-
Biriyle yaşama, çalışma, birlikte olma durumunda kalmak
- "O asker, gittiğimiz yerde bir aralık benim bölüğüme düşmüştü."
-
Bir bölüşme sonunda payına ayrılmak
- "Mirastan ona bu ev düştü."
-
Kötü bir sebeple istenmeden bir yerde bulunmak
- "Bu yaşta mahkemelere düşmek..."
-
[nesnesiz]
İşbaşından uzaklaşmak
- "Kabine düştü."
-
[nesnesiz]
Hızı, gücü, değeri azalmak
- "Arabanın hızı düştü. Paranın değeri düştü."
-
[nesnesiz]
Isı, basınç, ateş vb. eksilmek, azalmak
- "İki gün içinde ateş düştü; ağrılar, sızılar hafifledi."
-
[nesnesiz]
Düşkün, fakir vb. duruma gelmek
- "Babam balıkçı amma vaktiyle zenginmiş efendim. Sonradan düşmüş."
-
Bir yere ansızın gelmek, damlamak, tesadüfen gelmek
- "Bir rastlantı sonucu aralarına düşmüştüm."
-
Belirli zamana rastlamak
- "Babasının Sütlüce'de yeni bir ev alması bu tarihlere düşer."
-
[nesnesiz]
Fırsat çıkmak
- "Bir kelepir düştü."
-
[nesnesiz]
Olmak, olumsuz bir duruma girmek
- "Yorgun düşmek. Zayıf düşmek. Şehit düşmek. Esir düşmek."
-
[nesnesiz]
Savaşta savunulmaz duruma gelerek teslim olmak
- "Medine'nin düştüğünü söylemek istedim."
-
Bazı deyimlerde "yürümek, birlikte gelmek" anlamlarında kullanılan bir fiil
- "Önüne, peşine, arkasına düşmek."
-
[nesnesiz]
Kötü yola girmek
- "Düşmüş kadınları bu dönemin yazarlarının yücelterek duygudaşlıkla çizdiklerini görüyoruz."
-
Alışmak, müptela olmak
-
[teknik]
Telefon, sanal ağ vb. alanlarda bağlantı kurmak
-
[-e]
Yer çekiminin etkisiyle boşlukta, yukarıdan aşağıya inmek
- ÖDÜNLÜ
-
-
[sıfat]
Ödün niteliğinde olan, ödün vererek yapılan; ivazlı
-
Ödün veren (kimse)
-
[sıfat]
Ödün niteliğinde olan, ödün vererek yapılan; ivazlı
- BORDÜR
-
Kelime Kökeni: Fransızca bordure
-
[isim]
Kaldırımların kenarlarında bulunan taşlar; kenar taşı
-
Genellikle giyim kuşam malzemesindeki kenar süsü
-
Cilt kapağındaki kalın çizgiler
-
Banyo, tuvalet, mutfak vb. ıslak zeminlerde duvar döşemeleri arasına konan motifli bir fayans türü
-
[isim]
Kaldırımların kenarlarında bulunan taşlar; kenar taşı
- DÜMBÜK
-
-
[isim]
Bakınız pezevenk
-
[isim]
Bakınız pezevenk
- İÇGÜDÜ
-
-
[isim, ruh bilimi]
Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranış; insiyak, sevkitabii
- "Bir çeşit içgüdüyle fincanı alıyor tepsiden ve hemen dudaklarına götürüyor."
-
[hayvan bilimi]
Organizmayı o türe özgü olan bir amaca ulaşmaya sürükleyen davranış eğilimi
-
[isim, ruh bilimi]
Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranış; insiyak, sevkitabii
- DÜŞLEM
-
-
[isim]
Düş yoluyla beliren görüntü
- "Öykümde, düşlemi uç noktasına vardırıp bir öykü kişisinden söz etmiştim."
-
[isim]
Düş yoluyla beliren görüntü
- DÜLGER
-
Kelime Kökeni: Farsça durūger
-
[isim]
Yapıların kaba ağaç işlerini yapan kimse
- "Rumeli Hisarı'nda Fatih Sultan Mehmet'in duvarcı ve dülgerleri, Bizans üzerine açılacak büyük savaşın namlı hisarını ya bugün yükseltecek ya yarın."
-
[isim]
Yapıların kaba ağaç işlerini yapan kimse
- DÜZLÜK
-
-
[isim]
Düz olma durumu
-
Bakınız alan
- "Derenin önündeki düzlükten birdenbire bir ses duydum, durdum."
-
[coğrafya]
Deniz yüzeyine göre değişik yüksekliklerde olan az eğimli yer
-
[isim]
Düz olma durumu
- DÜZİNE
-
Kelime Kökeni: İtalyanca dozzina
-
[isim]
Aynı cinsten on iki parçanın oluşturduğu takım
-
[sıfat, mecaz]
Çok miktarda olan
- "Bundan sonra en kibar adamların bile düzineyle çocuklarını taşımalarına onların gürültüsü, cıvıltısı arasında yaşamalarına şaşmadım."
-
[isim]
Aynı cinsten on iki parçanın oluşturduğu takım
- DÜZLEM
-
-
[sıfat]
Üzerinde girinti ve çıkıntı olmayan
-
[isim, matematik]
Üzerine, kesişen iki doğrunun her noktasının dokunması gereken yüzey; müstevi
-
[isim, mecaz]
Bakınız ortam
- "Böyle bir anlaşma var, hem ulusal hem uluslararası düzlemde sessiz bir anlaşma."
-
[sıfat]
Üzerinde girinti ve çıkıntı olmayan
- DÜRMEK
-
-
[-i]
Bir şeyi kıvırıp silindir biçiminde kendi üzerine sarmak
- "Kâğıdı dürmek. Halıyı dürmek."
-
Bir şeyi üst üste katlamak
-
[-i]
Bir şeyi kıvırıp silindir biçiminde kendi üzerine sarmak
- DÜŞKÜN
-
-
[sıfat]
Bir şeye kendini aşırı vermiş olan, çok bağlı; tutkun
- "Onlar kadar birbirine düşkün, birbirine uymuş bir çift daha ömrümde görmedim desem yeri vardır."
-
Meraklı olan
- "İnsan ise memnu olan şeye düşkündür."
-
Geçim sıkıntısına düşmüş
- "Eski arkadaşının düşkün bulunduğu hâlinden anlaşılıyordu."
-
Yoksulluk sebebiyle mutluluk ve refahını yitirmiş
- "Zavallı, arabasını satmış, düşkün bir hâldeydi."
-
Yaşlılık, hastalık vb. sebeplerle çalışma gücünü yitirmiş
- "Artık şimdi öyle düşkün bir babayım ki / Yüreğim hun, sayhalarım boğuk boğuktur"
-
[mecaz]
Değer ve onurunu yitirmiş
-
[mecaz]
Yasalara ve ahlak kurallarına aykırı işler yapan (kimse)
- "Emniyet memurları Beyoğlu'nun çalgılı bahçelerinden yüz yirmi düşkün kız derleyip toplamış."
-
[sıfat]
Bir şeye kendini aşırı vermiş olan, çok bağlı; tutkun
- DÜZİÇİ
-
-
[isim]
Osmaniye iline bağlı ilçelerden biri
-
[isim]
Osmaniye iline bağlı ilçelerden biri
- DÜKKAN
-
Kelime Kökeni: Arapça dukkān
-
[isim]
Esnafın perakende satış yaptığı, küçük zanaat sahiplerinin çalıştıkları yer; işletme, iş yeri
-
[mecaz]
Görevli olarak çalışılan yer
- "Bir gece oyuncular dükkânı, tezgâhı toplayıp kasabadan defoldular."
-
[argo]
Bakınız kumarhane
-
[isim]
Esnafın perakende satış yaptığı, küçük zanaat sahiplerinin çalıştıkları yer; işletme, iş yeri