İçinde a olan 3 harfli 261 kelime var. İçerisinde A harfi bulunan kelimeler listesini scrabble oyununda ya da Türkçe araştırmalarınızda kullanabilirsiniz. Bir de başında a harfi olan kelimeler listesine ya da Sonu a harfi ile biten kelimeler listesine gözatmak isteyebilirsiniz. Ayrıca şunu da deneyebilirsiniz, İşlerinizi kolaylaştıracak bir kelime bulucu : Kelime bulma makinesi
Harf Sayısına Göre Kelimeler
Daha kapsamlı sonuç için lütfen kelime bulma makinesini kullanın.
Bazı kelimelerin anlamları (Kaynak : TDK)
- İFA
-
Kelime Kökeni : Arapça
-
[isim]
Bir işi yapma, yerine getirme
- "Hürmetlerimi kendim ifa eder, mektup yazarım." (Sait Faik Abasıyanık)
-
Ödeme
-
[isim]
Bir işi yapma, yerine getirme
- AŞK
-
Kelime Kökeni : Arapça
-
[isim]
Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi
- "Gönlüm düştü bu sevdaya / Gel gör beni aşk neyledi." (Yunus Emre)
- "Meltemler tanrısı aşka gelip bu yeni varlığı yelpazelemeye koyuldu." (Halikarnas Balıkçısı)
-
[isim]
Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi
- TAN
-
-
[isim]
Güneş doğmadan önceki alaca karanlık, fecir
- "Artık tan sökünceye kadar gelsin gazeller, şarkılar, feryatlar." (Salâh Birsel)
-
[isim]
Güneş doğmadan önceki alaca karanlık, fecir
- YAŞ
-
-
[isim]
Doğuştan beri geçen ve yıl birimi ile ölçülen zaman, sin (II)
- "Yaş otuz beş, yolun yarısı eder." (Cahit Sıtkı Tarancı)
- "Yaş ilerliyor. Artık geçti bizden / Kişi ev bark edinmeli vakitten." (Cahit Sıtkı Tarancı)
- "Çocuk daha yaşında değil."
- "Hâkimler ve savcılar altmış beş yaşını bitirinceye kadar hizmet görürler." (Anayasa)
-
Hayatın çeşitli evrelerinden her biri, çağ
- "Genç yaşında. Kızımızı yetiştirdik bu yaşa getirdik." (Mahmut Yesari)
-
Bir kurum, bir kuruluş, düzen vb.nin kurulduğundan bu yana geçen zaman
- "Yetmiş beş yaşına basan Türkiye Cumhuriyeti."
-
Bir gök cisminin oluşmaya başladığı günden bugüne kadar geçirdiği zaman süresi
-
[isim]
Doğuştan beri geçen ve yıl birimi ile ölçülen zaman, sin (II)
- ANT
-
-
[isim]
Tanrı'yı veya kutsal bilinen bir kişiyi, bir şeyi tanık göstererek bir olayı doğrulama, yemin
- "Ant içmiştik, güya büyüyünce evlenecektik." (Haldun Taner)
-
Kendi kendine söz verme, ahit
- "Andım var, bu işi yapacağım."
-
[isim]
Tanrı'yı veya kutsal bilinen bir kişiyi, bir şeyi tanık göstererek bir olayı doğrulama, yemin
- SAN
-
-
[isim]
Ün, şan, şöhret
- "Ne adını sanını ne kalıbını kıyafetini ne oturup kalkmasını ... beğenirdim." (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
-
Saygı belirtme sözü, unvan
-
Herhangi bir şeyi, neyse o yapan nitelik, kip karşıtı
-
[isim]
Ün, şan, şöhret
- AZA
-
Kelime Kökeni : Arapça
-
[isim]
Üye
- "Komşu gencine yüz vermemiş, çocuklu bir mahkeme azasıyla evlenmişti." (Reşat Nuri Güntekin)
-
Vücut parçası, organ
- "Bu vücut, bütün azası kırılmış, birbiri üstüne yığılmış bir külçe hâlinde." (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
-
[isim]
Üye
- OBA
-
-
[isim]
Göçebelerin konak yeri
- "Yarın daha gün ışımadan kovduracağım onları obadan." (Yahya Kemal)
-
Bu yerde konaklayan göçebe halk veya aile
- "Dayısı, amcası dâhil, obadan, oymaktan kimse dünür gitmeye gönüllü değildir." (Tarık Buğra)
-
Genellikle bölmeli göçebe çadırı
-
[isim]
Göçebelerin konak yeri
- RAF
-
Kelime Kökeni : Arapça
-
[isim]
Üstüne öteberi koymak için duvara veya bir dolabın içine birbirine paralel olarak tutturulmuş, genellikle geniş, uzun tahta veya metal levha
- "Yemek paketini, raflarda yer bulamadığı için masa üstüne koydu." (Memduh Şevket Esendal)
- "Anayasayı rafa kaldırarak keyfî, gelişigüzel sınırlar çizmeye kalkışmak, bu yaygaraları koparanların başlıca özelliğidir." (Necati Cumalı)
-
[isim]
Üstüne öteberi koymak için duvara veya bir dolabın içine birbirine paralel olarak tutturulmuş, genellikle geniş, uzun tahta veya metal levha
- ARA
-
-
[isim]
İki şeyi birbirinden ayıran uzaklık, açıklık, aralık, boşluk, mesafe
- "Ben onları akşama yemeğe çağırdım. Sen de geleceksin. Orada ben aranızı bulurum." (Memduh Şevket Esendal)
- "Sabahtan beri ara vermeden yağan sessiz, ince nisan yağmuru." (Peyami Safa)
- "Bir vakitler aralarından su sızmayan o dünya ahiret kardeş hatun kişiler, şimdi birbirlerini çekemiyor, birbirlerinin arkasından söylemediklerini bırakmıyorlardı." (Haldun Taner)
- "Emine ile aralarını bulmaya çalışacağını söyledi." (Halide Edip Adıvar)
-
İki olguyu, iki olayı birbirinden ayıran zaman, fasıla
-
Kişilerin veya toplulukların birbirine karşı olan durumu veya ilgisi
- "Öğrenciyle öğretmenin arasının daima iyi olması gerekmektedir."
-
Toplu bulunan nesnelerin veya kimselerin içi
- "Aralarında anası babası ile Binnaz'ın da bulunduğu on sekiz işçiydiler." (Necati Cumalı)
-
Aralık
-
Bir oyunda, bir filmde dinlenme süresi, antrakt
-
Toplu jimnastik dizilmelerinde, sıradakilerin birbirlerinden yanlamasına olan uzaklıkları
-
Futbol oyununun kırk beşer dakikalık iki devresi arasında verilen on beş dakikalık dinlenme süresi
-
Basketbol ve voleybolda takımların dinlenmek, taktik almak ve oyun alanlarını değiştirmek için kullandıkları süre
-
[isim]
İki şeyi birbirinden ayıran uzaklık, açıklık, aralık, boşluk, mesafe
- ATV
- ...
- OHA
-
-
[ünlem]
Büyükbaş hayvanları durdurmak için kullanılan bir seslenme sözü
-
Kaba ve yakışıksız bir davranışta bulunan kişilere karşı kullanılan söz
-
[ünlem]
Büyükbaş hayvanları durdurmak için kullanılan bir seslenme sözü
- VAR
-
-
[sıfat]
Mevcut, evrende veya düşüncede yer alan, yok karşıtı
- "Var gücüyle çalışmak."
- "Var ol, Halit ağabey!" (Haldun Taner)
- "Yüzünde varla yok arası bir gülümseme, özlem giderircesine, uzun uzun süzdü dostunu." (Tahsin Yücel)
- "Varsa kızı yoksa kızı, oğlunun yüzüne baktığı yok."
-
[isim]
Sahiplik bildiren olumlu ad cümleleri kuran bir söz
- "Rahatsız etmek istemem hem de işim var." (Halide Edip Adıvar)
-
[isim]
Elde bulunan her şey
- "Elimizden alınan şeyler bütün varımız ve bütün varlığımızdır." (Ruşen Eşref Ünaydın)
-
[sıfat]
Mevcut, evrende veya düşüncede yer alan, yok karşıtı
- ACE
-
Kelime Kökeni : İngilizce
-
[isim]
Teniste rakibin karşılayamadığı, doğrudan doğruya sayı getiren servis
-
[isim]
Teniste rakibin karşılayamadığı, doğrudan doğruya sayı getiren servis
- UZA
- ...
- ASI
-
-
[isim]
Asma işi
- "Bu iş bundan fazla asıda kalamaz."
-
Afiş
-
[isim]
Asma işi
- CAM
-
Kelime Kökeni : Farsça
-
[isim]
Soda veya potas katılmış silisli kumun ateşte eritilmesiyle yapılan sert, saydam ve çabuk kırılır cisim
- "Neden soğuk değil bu su, diye hır çıkarıp camı çerçeveyi indiriyor." (Çetin Altan)
-
[sıfat]
Tümü veya bir bölümü bu maddeden yapılmış, sırça
- "Tıraşa başlarken biri büyük, biri küçük iki örtü alırdı, cam dolabından." (Necati Cumalı)
-
Pencere
- "Camın önündeki masaların hemen arkasındaki yere oturup kalıyorum." (Sait Faik Abasıyanık)
-
Kadeh, içki
-
[isim]
Soda veya potas katılmış silisli kumun ateşte eritilmesiyle yapılan sert, saydam ve çabuk kırılır cisim
- OMA
-
-
[isim]
Kalça kemiği
-
Bel kemiği
-
[isim]
Kalça kemiği
- KAM
-
-
[isim]
Şaman
-
[isim]
Şaman
- ACI
-
-
[isim]
Bazı maddelerin dilde bıraktığı yakıcı duyu, tatlı karşıtı
- "Acıyı sever."
- "Ameliyattan sonra çok acı çekti."
- "Bu söz ona çok acı geldi."
- "Başkalarına elinden geldiğince acı vermeye çalışmak başlıca eğlencesiydi." (Refik Erduran)
-
[sıfat]
Tadı bu nitelikte olan
- "Acı kahvesini yudumluyordu." (Tarık Buğra)
- "Bu faciaya bizzat karışmışım gibi bir acı duyuyordum." (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)
- "Belki de zamanında lüzumundan fazla susmuştu da şimdi onun acısını çıkarıyordu." (Haldun Taner)
-
Herhangi bir dış etken dolayısıyla duyulan rahatsızlık, ıstırap
- "Omuzlarına kadar vücudun derisini haşlayan bayıltıcı yanma acısı ve dehşeti çok sürmedi." (Peyami Safa)
- "Bana yaptıklarının acısını ondan çıkaracağım."
-
Ölüm, yangın, deprem vb. olayların yarattığı üzüntü, keder, elem
- "İnsan, ölümün acısını en çok günün iki uzak saatinde hissetmektedir." (Yusuf Ziya Ortaç)
-
[sıfat]
Çarpıcı, göz alıcı (renk)
- "Sıcak iklimlerde bu mevsim tek renktedir, sadece acı yeşildir." (Refik Halit Karay)
-
[sıfat]
Keskin, hoşa gitmeyen, şiddetli
- "Acı poyraz kuvvetle esiyordu." (Orhan Kemal)
-
[sıfat]
Kırıcı, üzücü, incitici, dokunaklı, kötü
-
[isim]
Bazı maddelerin dilde bıraktığı yakıcı duyu, tatlı karşıtı