Başında d olan 6 harfli 316 kelime var. D harfi ile başlayan kelimeler listesini scrabble oyununda ya da Türkçe ile ilgili araştırmalarınızda kullanabilirsiniz. Ayrıca içinde d harfi olan kelimeler listesine ya da sonu d harfi ile biten kelimeler listesine göz atmak isteyebilirsiniz.

Karmaşık harflerden başında d bulunan kelimeleri bulmak için Kelime Bulma Makinesi'ni kullanabilirsiniz.

Harf Sayısına Göre Kelimeler

Kelime bulma makinesi Kelime bulma makinesi

Daha kapsamlı sonuç için lütfen kelime bulma makinesini kullanın.


Bazı kelimelerin anlamları (Kaynak : TDK)

DİŞLEK

  1. [sıfat] Dişleri dışarıya doğru çıkık olan (kimse)
    • "Kız hafifçe dişlektir, gülünce belli olur." (Refik Halit Karay)
  2. [mecaz] Sözünü geçiren, istediğini yaptırabilen (kimse)
    • "Hacı Resul'e gelince Çatalkaya'nın ve başka köylerin en dişlek kodamanıydı." (Halikarnas Balıkçısı)
DİLEME

  1. [isim] Dilemek işi; rica
DİNDAR

Kelime Kökeni: Arapça dīn + Farsça -dār

  1. [sıfat, din bilimi] Din inancı güçlü, din kurallarına bağlı, dinin emirlerini yerine getiren (kimse); mütedeyyin
    • "Dualarında hep hayırlı, dindar evlat isterdi." (Ömer Seyfettin)
DİLBER

Kelime Kökeni: Farsça dilber

  1. [isim] Alımlı, güzel kadın
    • "Ala gözlü nazlı dilber / Koma beni el yerine" (Karacaoğlan)
DİNAMO

Kelime Kökeni: Fransızca dynamo

  1. [isim, fizik] Bakınız üreteç
  2. [mecaz] Bakınız sürükleyici
DİMMER

Kelime Kökeni: İngilizce dimmer

  1. [isim, fizik] Bakınız reosta
DİNMEK

  1. [nesnesiz] Sona ermek, bitmek, durmak
    • "Gözyaşlarım dindi, ferahladım, eski hayatıma kavuştum." (Yahya Kemal Beyatlı)
  2. Kar ve yağmurun yağması, rüzgârın esmesi kesilmek veya durmak
    • "Dinmiş lodosların uğultusu içinde / İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı" (Orhan Veli Kanık)
  3. [mecaz] Yara iyileşmek
    • "Biraz sevinmek için bekledim dinsin yaram / Anladım, bana gülmek değil yaşamak haram" (Faruk Nafiz Çamlıbel)
DERİLİ

  1. [sıfat] Derisi olan
  2. Deri ile kaplanmış olan
DOLMUŞ

  1. [sıfat] Boş yeri kalmamış; meşbu
  2. Bakınız dolu (II)
  3. [isim] Yolcu taşımaya yarayan kayık, motor, otomobil, minibüs vb. küçük taşıt
    • "En iyisi, ben buradan bir dolmuşa binip eve gideyim." (Çetin Altan)
DİZLİK

  1. [isim] Korumak amacıyla dize geçirilen şey
  2. Dize kadar uzanan konçlu çorap
  3. [ağızlardan] Bakınız iç donu
  4. [ağızlardan] Bakınız şalvar
DÜŞMAN

Kelime Kökeni: Farsça duşmān

  1. [isim] Birinin kötülüğünü isteyen, ondan nefret eden, ona zarar vermeye çalışan kimse; yağı, hasım, husumetli, dost karşıtı
    • "Ben ki dans salonlarına, barlara düşman bir adamımdır." (Sait Faik Abasıyanık)
  2. Birbirleriyle savaşan devletler ve bu devletlerin asker, sivil bütün uyrukları
    • "Biz toprağımızdan düşmanı atmaya mecburuz." (Ruşen Eşref Ünaydın)
  3. Aralarında birbirleriyle çatışmaya varacak ölçüde anlaşmazlık olan taraflar
    • "Dostumuza güvenmeyelim de düşmanımıza mı güvenelim?" (Bedri Rahmi Eyüboğlu)
  4. [sıfat] Bir şeyin yaşamasına, barınmasına engel olan (güç, tutum vb.)
  5. [mecaz] Bir şeyi büyük ölçüde kullanıp tüketen kimse
    • "Ekmek düşmanı."
  6. [mecaz] Bazı şeylerden nefret eden, tiksinen kimse
    • "İçki düşmanı."
DÜRMEK

  1. [-i] Bir şeyi kıvırıp silindir biçiminde kendi üzerine sarmak
    • "Kâğıdı dürmek. Halıyı dürmek."
  2. Bir şeyi üst üste katlamak
DALMAK

  1. [-e] Suyun içine bütün vücuduyla ve hızla girmek
    • "O çirkin, kaba kunduralarla sıcak günde serin denize dalmışım gibi rahatladım." (Ayla Kutlu)
  2. [nesnesiz] Bir yerin içine girmek
    • "Hızla içeri dalıp mumun başında duran adama doğru iki adım attı." (Elif Şafak)
  3. [nesnesiz, mecaz] Kendini bilmez duruma gelmek, kendinden geçmek
    • "Çocuk ateşi çıkınca daldı."
  4. [nesnesiz] Bakınız uyumak
    • "O serinlik içinde Tevfik dalmış. Uyandığı vakit güneş çoktan doğmuştu." (Memduh Şevket Esendal)
  5. [mecaz] Başka bir şeyle uğraşamayacak veya başka bir şeyi düşünemeyecek biçimde kendini bir şeye kaptırmak; daldırmak
  6. [spor] Güreşte rakibinin bacağını aniden tutmak
DALYAN

Kelime Kökeni: Rumca

  1. [isim, denizcilik] Deniz, göl ve ırmakların kıyılara yakın yerlerinde ağ ve kazıklarla oluşturulan, balık avlama yeri
    • "Dalyanda hamlacılar kaçıştı, deniz bir cam kadar sert ve hareketsiz." (Abidin Dino)
DİRLİK

  1. [isim] Yaşayış, hayat, sağlık, varlık, geçim
  2. Huzur, erinç
    • "Madem birsin, birlik olsun / Dilde, dinde, milliyette / Murat et de dirlik olsun / Baştan başa cemiyette" (Orhan Seyfi Orhon)
  3. [tarih] Osmanlı Devleti'nde bir hizmete karşılık olmak üzere bir kimseye devletçe verilen aylık veya bir yere bağlı gelir
    • "Zaten onun için, hazinelerin, varlıkların, dirliklerin ne değeri vardır." (Sâmiha Ayverdi)
DÜŞMEK

  1. [-e] Yer çekiminin etkisiyle boşlukta, yukarıdan aşağıya inmek
    • "Havada uçan kuş, vurulmuş gibi birdenbire sokağa düşüyor." (Reşat Nuri Güntekin)
  2. [-den] Durduğu, bulunduğu, tutunduğu yerden ayrılarak veya dayanağını, dengesini yitirerek yukarıdan aşağıya inmek
    • "Çocukken ağaçtan düşüp ayağım kırılmıştı da ağlayamamıştım." (Sait Faik Abasıyanık)
  3. Yere devrilmek, yere serilmek; boylamak (I)
    • "Çocuk koşarken yere düştü."
  4. Hava taşıtları kaza sonucu hızla yere inerek çarpmak
  5. Vücuda bol gelen giysi aşağı kaymak
  6. Kar, yağmur vb. yağmak
    • "Dağlara kar düştü."
  7. Vurmak, değmek, rastlamak
    • "İnce uzun dallı badem ağaçlarının alaca gölgeleri sahile inen keçi yoluna düşüyordu." (Ömer Seyfettin)
  8. [nesnesiz] Vakti gelmeden ölü doğmak
  9. [-den] Atlanmak, aradan çıkmak, eksik kalmak
    • "Kitabın yeni baskısında buradan bir kelime düşmüş."
  10. [nesnesiz] Bakınız eksilmek
    • "Gündelikleri yarı yarıya düşmüştü." (Necati Cumalı)
  11. Aşırı ilgi veya sevgi göstermek
    • "Sen bu işin üstüne çok düştün."
  12. Uğramak, kapılmak
    • "Kadınlar yeni baştan telaşa, heyecana, korkuya düştüler." (Aka Gündüz)
  13. Yakışmak, uygun gelmek
    • "Bu resim buraya iyi düştü."
  14. Yakışık almak
    • "Bize düşen, medeniyetin zorlamaları karşısında bir ayıklamayı başarabilmek olmalıdır." (İsmet Özel)
  15. Ödevi veya yetkisi içinde bulunmak
    • "Bana arada bir bakkaldan tuz, limon almak düşüyor, o kadar." (Haldun Taner)
  16. Bir yerde bulunmak
    • "Birlikte evden çıkmışlar, limanda iskelenin karşısına düşen kahveye doğru yürümüşlerdi." (Necati Cumalı)
  17. Biriyle yaşama, çalışma, birlikte olma durumunda kalmak
    • "O asker, gittiğimiz yerde bir aralık benim bölüğüme düşmüştü." (Reşat Nuri Güntekin)
  18. Bir bölüşme sonunda payına ayrılmak
    • "Mirastan ona bu ev düştü."
  19. Kötü bir sebeple istenmeden bir yerde bulunmak
    • "Bu yaşta mahkemelere düşmek..." (Sait Faik Abasıyanık)
  20. [nesnesiz] İşbaşından uzaklaşmak
    • "Kabine düştü."
  21. [nesnesiz] Hızı, gücü, değeri azalmak
    • "Arabanın hızı düştü. Paranın değeri düştü."
  22. [nesnesiz] Isı, basınç, ateş vb. eksilmek, azalmak
    • "İki gün içinde ateş düştü; ağrılar, sızılar hafifledi." (Reşat Nuri Güntekin)
  23. [nesnesiz] Düşkün, fakir vb. duruma gelmek
    • "Babam balıkçı amma vaktiyle zenginmiş efendim. Sonradan düşmüş." (Reşat Nuri Güntekin)
  24. Bir yere ansızın gelmek, damlamak, tesadüfen gelmek
    • "Bir rastlantı sonucu aralarına düşmüştüm." (Haldun Taner)
  25. Belirli zamana rastlamak
    • "Babasının Sütlüce'de yeni bir ev alması bu tarihlere düşer." (Memduh Şevket Esendal)
  26. [nesnesiz] Fırsat çıkmak
    • "Bir kelepir düştü."
  27. [nesnesiz] Olmak, olumsuz bir duruma girmek
    • "Yorgun düşmek. Zayıf düşmek. Şehit düşmek. Esir düşmek."
  28. [nesnesiz] Savaşta savunulmaz duruma gelerek teslim olmak
    • "Medine'nin düştüğünü söylemek istedim." (Falih Rıfkı Atay)
  29. Bazı deyimlerde "yürümek, birlikte gelmek" anlamlarında kullanılan bir fiil
    • "Önüne, peşine, arkasına düşmek."
  30. [nesnesiz] Kötü yola girmek
    • "Düşmüş kadınları bu dönemin yazarlarının yücelterek duygudaşlıkla çizdiklerini görüyoruz." (Metin And)
  31. Alışmak, müptela olmak
  32. [teknik] Telefon, sanal ağ vb. alanlarda bağlantı kurmak
DAĞCIL

  1. [sıfat, bitki bilimi] Dağ şartlarına ve iklimine göre yetiştirilen (bitki)
DİVLEK

  1. [isim, ağızlardan] Kalın kabuklu olgun kavun
DİNDAŞ

  1. [isim] Aynı dinden olan kimse
DÜRBÜN

Kelime Kökeni: Farsça dūrbīn

  1. [isim, fizik] Uzaktaki cisimlerin görüntülerini büyütmeye veya yaklaştırmaya yarayan, objektif ve oküler adlı iki mercekten oluşan optik alet; bakaç
  2. Gözetleme deliği
Kelime Anlamları Kaynağı : Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlüğü