Başında ö olan 4 harfli 60 kelime var. Ö harfi ile başlayan kelimeler listesini scrabble oyununda ya da Türkçe ile ilgili araştırmalarınızda kullanabilirsiniz. Ayrıca içinde ö harfi olan kelimeler listesine ya da sonu ö harfi ile biten kelimeler listesine göz atmak isteyebilirsiniz.
Karmaşık harflerden başında ö bulunan kelimeleri bulmak için Kelime Bulma Makinesi'ni kullanabilirsiniz.
Harf Sayısına Göre Kelimeler
Daha kapsamlı sonuç için lütfen kelime bulma makinesini kullanın.
Bazı kelimelerin anlamları (Kaynak : TDK)
- ÖDEM
-
Kelime Kökeni: Fransızca oedème
-
[isim, tıp]
Dokularda, hücreler arası boşluklarda, bazı iç organlarda genellikle de yüzde, ellerde, ayaklarda aşırı miktarda sıvı birikmesi
-
[isim, tıp]
Dokularda, hücreler arası boşluklarda, bazı iç organlarda genellikle de yüzde, ellerde, ayaklarda aşırı miktarda sıvı birikmesi
- ÖDEV
-
-
[isim]
Yapılması, yerine getirilmesi, insanlık duygusu, töre ve yasa bakımından gerekli olan iş veya davranış; vazife
- "Şimdiye kadar ihmal ettiğim için kendimi suçlu saydığım bir ödevi yerine getirdim."
-
Öğretmenin öğrencilere okul dışında yapmaları için verdiği çalışma
- "Öğretmenleri ödev vermiş, ders çalışıyorlar."
-
[isim]
Yapılması, yerine getirilmesi, insanlık duygusu, töre ve yasa bakımından gerekli olan iş veya davranış; vazife
- ÖŞÜR
-
Kelime Kökeni: Arapça ʿuşr
-
[isim, tarih]
Toprak ürünlerinden onda bir oranında alınan vergi; ondalık, aşar
-
[isim, tarih]
Toprak ürünlerinden onda bir oranında alınan vergi; ondalık, aşar
- ÖFKE
-
-
[isim]
Engelleme, incinme veya gözdağı karşısında gösterilen saldırganlık tepkisi; kakınç, kızgınlık, celal, hırs, hışım, hiddet, gazap
- "Fahri'nin gözlerinde karanlık bir ifade var, umutsuzluk, öfke karışımı bir şey."
-
[isim]
Engelleme, incinme veya gözdağı karşısında gösterilen saldırganlık tepkisi; kakınç, kızgınlık, celal, hırs, hışım, hiddet, gazap
- ÖYLE
-
-
[sıfat]
Onun gibi olan, ona benzer; o biçimde, o şekilde
- "Ben öyle bir şey demedim."
-
[zarf]
O yolda, o biçimde, o tarzda
- "Bize öyle öğrettiler. İyi olduğunu sandık."
-
[zarf]
O denli, o kadar, o derece
- "Bugünlerde biraz üzüntü içindeysen de kasavetlenmeyesin öyle."
-
[zarf]
Ondan sonra
- "Ana temiz temiz bir öpeyim de öyle yatayım, dedi."
-
[ünlem]
İçinde "ne, nasıl" vb. sorular bulunan cümlelerin sonuna geldiğinde o cümlede anlatılan şeyin hoş karşılanmadığını veya ona şaşıldığını anlatan bir söz
- "O ne biçim iş öyle! O nasıl hayvan öyle!"
-
[sıfat]
Onun gibi olan, ona benzer; o biçimde, o şekilde
- ÖNCÜ
-
-
[sıfat]
Önden gelen, önde olan, artçı karşıtı
- "Dramda ise Shakespeare’den tutun da son çağın en öncü tiyatro müelliflerinin eserlerine kadar nice yüksek değerli edebî piyesler, genç sanatkârlarımız tarafından muvaffakiyetle oynanmaktadır."
-
[isim]
Önde gidip haber ulaştıran kimse
-
[isim]
Bir sanat ve düşünce akımını, çağına göre yeni bir görüşü başlatan kimse veya eser; bayrak, avangart
-
[isim, askerlik]
Yürüyüşte kolun ilerisinden giden kıta; pişdar, artçı karşıtı
-
[isim, ağızlardan]
Önder, kılavuz
-
[sıfat]
Önden gelen, önde olan, artçı karşıtı
- ÖREK
-
-
[isim, ağızlardan]
Bakınız duvar
-
[isim, ağızlardan]
Bakınız duvar
- ÖDÜN
-
-
[isim]
Uzlaşmaya varabilmek için hak, istek veya savlarının bir bölümünden, karşı taraf yararına vazgeçme; ödünleme, ivaz, taviz
- "Kalabalığa verilen her ödün, verenleri kendi benliğinden, kişiliğinden uzaklaştırıyor."
-
[isim]
Uzlaşmaya varabilmek için hak, istek veya savlarının bir bölümünden, karşı taraf yararına vazgeçme; ödünleme, ivaz, taviz
- ÖREN
-
-
[isim]
Ait olduğu eski uygarlık hakkında fikir edinmemizi sağlayan kültür ve tabiat kalıntılarından oluşan alan
-
[isim]
Ait olduğu eski uygarlık hakkında fikir edinmemizi sağlayan kültür ve tabiat kalıntılarından oluşan alan
- ÖDÜL
-
-
[isim]
Bir başarı karşılığında verilen armağan; mükâfat
- "Ödül, yarıştırma kurumlarını giderek ellerinde topluyorlar."
-
Yarışmada kazananlara verilmek üzere ortaya konan şey; mükâfat
- "Meslek yaşamının daha ilk yılında, 1949’da Etibank İstanbul Pavyonu yarışmasında aldığı üçüncülük ödülünü diğerleri izlemiştir."
-
Bir iyiliğe karşılık olarak verilen şey; mükâfat
-
[isim]
Bir başarı karşılığında verilen armağan; mükâfat
- ÖBEK
-
-
[isim]
Bakınız küme
- "Bahçeye iner, bir çiçek öbeğinin dibinde bir hasır iskemleye otururdu."
-
[gök bilimi]
Genel olarak yaş, kimyasal yapı, uzay dağılımları ve hızları bakımından benzer özellik gösteren yıldızlar veya yıldız kümeleri
-
[dil bilgisi]
Birden çok kelimeden oluşan, yapı ve anlamındaki bütünlük dolayısıyla cümle içinde tek bir öge gibi işlem gören söz dizisi; grup
-
[isim]
Bakınız küme
- ÖZGÜ
-
-
[sıfat]
Birine, bir şeye ait olan; öze, has, mahsus (I)
- "Bu, içinde doğduğu, geliştiği, biçim kazandığı topluma özgü dildir."
-
Belli bir kimsede, şeyde veya türde bulunan; öze, has, mahsus (I)
-
Aynı cinsten başka hiçbir türde veya bireyde rastlanılmayan; öze, has, mahsus (I)
-
[sıfat]
Birine, bir şeye ait olan; öze, has, mahsus (I)
- ÖLME
-
-
[isim]
Ölmek durumu; fevt, kabız, uful
- "Osman, babamı zindana attırmış ve ihtiyarın orada ölmesine sebep olmuştu."
-
[isim]
Ölmek durumu; fevt, kabız, uful
- ÖĞÜN
-
-
[isim]
Kez, defa
-
Yemek vakti
- "Her öğün tıka basa yediği iki katlı ekmek kadayıfı ile..."
-
Bir vakitte yenilen yemek
-
[isim]
Kez, defa
- ÖRÜM
-
-
[isim, ağızlardan]
Sürünün gece veya sabaha karşı otlaması
-
[isim, ağızlardan]
Sürünün gece veya sabaha karşı otlaması
- ÖĞÜR
-
-
[isim, ağızlardan]
Bakınız akran
-
[sıfat]
Öğrenmiş
-
[sıfat]
Alışılmış, yadırganmaz olmuş; menus
-
Takım, fırka, zümre
-
[isim, ağızlardan]
Bakınız akran
- ÖĞÜT
-
-
[isim]
Bir kimseye yapması veya yapmaması gereken şeyler için söylenen söz; mevize, nasihat
- "Bütün öğütlerine itaat ettiğim hâlde hiçbir şeye muvaffak olamıyorduk."
-
[isim]
Bir kimseye yapması veya yapmaması gereken şeyler için söylenen söz; mevize, nasihat
- ÖRÜK
-
-
[isim]
Kendi ipiyle onarılmış kısım
- "Eğer örük varsa artık paltonun bizimkine ait olduğuna hükmederim."
-
[ağızlardan]
Bakınız saç örgüsü
-
[ağızlardan]
Bakınız örk
-
[isim]
Kendi ipiyle onarılmış kısım
- ÖRGE
-
-
[isim]
Bakınız motif
-
[isim]
Bakınız motif
- ÖRME
-
-
[isim]
Örmek işi
- "Kale kapısından yalnız birini açık bırakarak bakilerini örmeye başlamışlardı."
-
[sıfat]
Bakınız örgü
- "Üstüne açık kahverengi yün örme bir ceket giymişti."
-
[isim]
Örmek işi